• Ikinci 'Nesil"den bir "Nesin"anlatısı. .
    Oğul Ali Nesin gözünde "babam"
    "Babamın gözün-de de onun babası "

    #spoiler

    #Dostundan çok Düşmanı vardı ..

    Aziz Nesin tanıma turlarım devam ederken anı_ anlatı okumak, bazı yazarları roman ,oyun,şiirlerinden öte "yaşam "ile tanımak daha doğru geliyor ...bu insanlar yazdıkları ve yaptıkları ile suçlanmışlar,dövülmüş,sövülmüş,kovulmuşlar ise "özellikle"daha dikkatli olmak gerekiyor ..
    Kimdir bu "taşları yerinden oynatan' "rahatsız eden " adamlar ...

    20 Aralık 1915 doğumlu
    Istanbul Heybeli ada nüfus kaydı ile doğan Mehmet Nusret
    5 Temmuz ile 6 Temmuz arası gece yarısı Çesme de "ölüm (1995 )
    Ölüm sebebi "kalp" krizi ...
    Kış doğumlu yaz ölümlü koca bir hayat hikayesi ...
    Bilmediğimiz neler neler var ..buyrun bir göz atalım

    Aziz Nesinin Anne tutkusuna tanık oldum önce. .annesine yıllar sonra şiirler yazan elinden çıkmış bir oyalı yemeniye yazdığım ve yazacağım tüm kitapları feda ederdim diyecek kadar çok seven bir adam ..
    O, tıkır tıkır dikiş makinasından gelen sesi anlatınca kendi annanem geldi gözümün önüne ..öyle her istediğinizi gidip satın alma dönemleri değildi kitapta resmi de bulunan elde çevirmeli makinadan çıkmış kıyafetler giydik bizler de ,kömür ütüsünü de gördük.. o yokluk ta tabiri caizse "jilet" gibi ütülü takım elbiseli "fötr" şapkalı dedelerin torunları olduk ...ben anneannemi asla pijama ile görmedim mesela simdi bizim sokakta bile esofmanla gezdiğimiz devirden çok farklı ve çok nezih zamanlardı. .kimse uyanmadan uyanan derli toplu eşine "Mustafa bey " den başka bir isimle hitap etmeyen kadınlar "yıllarıydı"
    Neden buralara geldi bu inceleme dersek
    Dedemin nidasi kulaklarıma geldiği içindir "Hanife hanım, yap bir kahve de karşılıklı içelim ' nidasi ..
    Annanem Hanife hanıma.
    Ve Nesin babaanne Hanife hanıma bize bu güzellikleri yaşattıkları için teşekkür etmek istedim ...

    15 Eylül 1927 de vefaat etmis Hanife babaanne torun Ali böyle aktarıyor ..
    Veremden kan kustuğunu, son nefesinde Aziz'in ölüm odasına bir alınıp bir çıkarıldığını anlatıyor ...bu erken ölüm onu derinden etkiliyor
    Yıllar içinde bu anne duygusu...kadın "saygısı" olarak gelişiyor Nesin de .
    "Anneyi melek kadınları peri olarak adlandırmasına vesile oluyor ..ve o hep mükemmel kadını arıyor ..

    "Hanife ses uyumundan ötürü olacak bana hep kadife çağrışımı verir. .
    "Kadife gibi kadındı,saçları,teni,yüzü,elleri huyu, sesi kadife ...

    Gençlik yıllarında kuleli askeri okulda iken 'mavi melek " filmini sevdiğini öğreniyoruz_bu bir dip not ve renk olsun :)
    https://youtu.be/qWr0fBVjkhg

    Babası ile olan dünyasından da bahsetmeye başlarsak bir inceleme daha yazmak gerek o yüzden es geçiyorum :) okuyun yani ... incecik bir kitap zaten

    Hatta "büyük adam olmak"kelimesinin yıl yıl içini nasıl doldurduğunu da bir inceleme yazmak ..
    "Oğlum hükümet mektebine gidip büyük adam olacak "

    Okul hayatındaki başarılarına ,girdiği imtihanlara , çektiği kura ve ömür boyu boynunda asılı bir vebal gibi o "BOŞ" kelimesine verdiği değere de bir inceleme ..

    Neden fotoğrafların hep ortasında olduğuna ?. mesela ..bir inceleme

    Asker Aziz Nesine, 12 yaşında yazmaya başlayan Aziz Nesine ,Marko Paşa yı sokakta bağır çaģır satan Aziz Nesine ,tutuklanan Aziz Nesine .Neden sürekli içinde bir "borçluyum " hissiyle gezdiğine ..

    "Halkıma olan borçluluk duygumda eksilme değil ,hep artma ,borcumu ödeyemedikçe daha çok artma olmuştur "

    Bu sözlerle temel direği atılan "Nesin Vakfina " ... da bir inceleme

    Yani demem o ki "incele _incele" bitmez bir mecraa ..
    Tabii ki siz görmek ,bilmek biraz da ders almak isterseniz ..
    Okuyun derim ...
    Güzel duygular ,hedefler ,yollar öğrenmek adına ..
    Ya da "biz ne yaptık bu ülke için ? diye sorgulamak adına ...
    Değişen savaş kanununu tanımak adına ..

    "O sandıklara kitaplarımı koy, bu sandıklarla taşınsın cephanenin yerini artık 'kitaplar " alsın "
    "Savaş bitti yeni bir savaş başlıyor
    .....Mustafa Kemal Atatürk ..

    Yeni bir gün ve gün_aydın olsun
    Hepimize iyi okumalar "Aydınlanmalar"

    " https://youtu.be/H303PeVkMyw

    Barışla kalın ..
  • GİTSİNLER Mİ?DERSİMLİ MERYEM'İN ACI HİKAYESİ

    Meryem İslam’ın şartı 5kg çökelik, 5kg yağdır der.

    Meryem 1915’te Çemişgezek ilçesine bağlı Sinsor köyünde tüm ailesini kaybeder. Köyün en varlıklı ailelerinden biriyken her şeyini ve bir kızını geride bırakıp kaçmak zorunda kalan aile ile Meryem ömrü boyunca bir daha hiç bağlantı kuramaz.

    Yalnız kalan Meryem’i köyde bir aile yanına alır.

    Evlenecek yaşa gelene kadar bu ailenin yanında kalır.

    Daha sonra aile köyde Sünni mezhebinden eşini kaybetmiş Meryem’den yaşça büyük biri ile Meryem’i evlendirir.

    Nüfus memuruna verilen 5kg. çökelik ve 5kg yağ ile Meryem’e Müslüman Türk kimliği çıkarılır.

    Sahip olduğu yeni inancın gereklerini inandırıcı olabilmek için herkesten çok yerine getirmeye çalışır.

    5 vakit namazını kılan Meryem’in hayatı her bakımda çok değişmiştir, kimliği, dili, dini, ekonomik varlığı yoktu artık.

    Babasının varlıkları başkaları tarafından kullanılırken Meryem fakir bir hayat sürmektedir.

    Gel zaman git zaman Meryem babasına ait konakta başkalarının oturmasına, bağlarının bahçelerinin talan edilmesine dayanamaz ve bu duruma itiraz eder. Yasal yolla ailesinden geriye kalanları almak ister.

    Ancak Meryem eski kimliğini ispatlayamaz. Hâkim de ağaların elinden bu malları alıp Meryem’e vermek istemediğinden Meryem’in eski kimliğini kabul etmez. Uzun süre uğraş veren Meryem’e ailesinden kalanlar iade edilmeyince Meryem Hâkim’e itiraz eder.

    Ben Müslüman değimliyim niye bana yardım etmiyorsunuz deyince Hâkim’de söyle o zaman İslam’ın şartı kaçtır der. Meryem İslam’ın şartı 5kg çökelik, 5kg yağdır der.

    Hâkim hiç olur mu öyle deyince, Meryem’de 5kg çökelik , 5kg yağ ile bana Müslüman kimliği verdiniz ,başka ne ola ki İslam’ın şartı der.

    Uzun yıllar süren mahkemelerin sonucunda Meryem mallarını geri alamaz.

    Bu süreçte ülkenin her şehrinde sermaye el değiştirmiştir.
    Talan edilen mallar yetmemiş günümüze kadar nerede eski bir kilise var ise köküne kazma sallanmış, yapılar tahrip edilmiştir.

    Sinsor’da ki kilisede zamanla bir harabeye dönüşür zaten Meryem’de ailesini kaybettikten sonra o kiliseye bir daha adımını atamaz.

    Yoksul bir Müslüman olarak hayatına devam eden Meryem beş vakit namazını kılsa da toplumda yaratılan Ermeni algısından nasibini alır. Çocuklarına edilen küfürlerde annelerinin Ermeni olduğu hiç unutulmaz.
    Meryem öteki bir yoksul olarak hayatını sürdürdüğü Sinsor’da hayata gözlerini yumar.

    "Önce Ermeniler gitsin,
    İstanbul'u İstanbul yapan değerleriyle;
    Dolmabahçe Sarayı'nı,
    Çırağan'ı,
    Kuleli'yi,
    Selimiye Kışlası'nı,
    Malta Köşkü'nü,
    Beyazıt Kulesi'ni,
    Dünyanın hayranlıkla bakakaldığı mimarilerini de alıp gitsinler.
    Giderken Ermeniler,
    Güllü Agop'u,
    Ara Güler'i,
    Mıgırdıç Magrosyan'ı,
    Onno Tunç'u,
    Garo Mafyan'ı,
    Adile Naşit'i,
    Cem Karaca'yı da unutmasınlar.
    İpek puşularını,
    Potinlerini,
    Nacarlarını,
    Vodistlerini,
    Çilingirlerini,
    Çömleklerini,
    Bakırlarını da alsınlar yanlarına Ermeniler.
    Topiği,
    Kuzu kapamayı,
    Çılbırı,
    Ciğer bohçasını da alsınlar...

    Kürtler de gitsin
    Kilimlerini, keçelerini,
    İlmek ilmek dokudukları halılarını denk edip gitsinler.
    Yaşar Kemal'i,
    Ahmet Kaya'yı,
    Yılmaz Güney'i,
    Ahmed Arif'i,
    Aynur Doğan'ı sakın unutmasınlar.
    Cigerxun'u,
    Ahmede Xani'yi,
    Mem u Zin'i,
    Balıklı Gölü,
    Aynzeliha'yı,
    Surları, burçları
    Deliloyu,
    Halayı,
    Çaçanayı,
    Şemameyi de yanlarına alsınlar.
    Zazalar da gitsin
    "Homa zanu kafır kamu" diyerek.

    Süryaniler de terk etsinler bu toprakları
    Telkariyi,
    Basmayı,
    Nahit ustalarını,
    Dokumalarını,
    Dayr-ul Zaferan'ı da alsınlar yanlarına.
    Ha, Coşkun Sabah'ı da unutmasınlar!

    Rumlar da gitsin
    Giderken cumbalı ahşap evlerini,
    Arnavut kaldırımlarını,
    Ve Selanik türkülerini,
    O güzelim Rum meyhanelerini,
    Rakılarını, mezelerini de alıp gitsinler Rumlar.

    Bulgarlar da gitsin
    Şarkılarını, türkülerini
    "Ayletme Beni"yi,
    "Arda Boyları"nı,
    Akıtmalarını,
    Börek, çörek, bozalarını,
    Komik aksanlarını,
    Naim Süleymanoğlu'nu,
    Sabahattin Ali'yi unutmasınlar.

    Çerkesler de terk etmeli bu toprakları
    Ama terk ederken
    Türkan Şoray'ı,
    Nazım Hikmet'i,
    İsterlerse Çerkes Etem'i de götürsünler.

    Lazlar;
    Fıkralarını,
    Takalarını,
    Horonu,
    Hamsiyi,
    Muhlamayı,
    Hatta Kazım Koyuncu'yu da götürsünler.

    Romanlar toplasınlar sazlarını, darbukalarını, çadırlarını
    Alıp gitsinler Neşet Ertaş'ı, Adnan Şenses'i
    Engin hoşgörülerini,
    Hamam sefalarını...
    O mozaiğin bütün renkleri gitsin
    Kalsın siyah-beyaz.
    O aşure kazanının bütün çeşitleri yok olsun
    Kaynasın o bulamaç.

    Kalın bir başınıza
    Bir dağ kadar sessiz
    Bir çöl kadar ıssız
    Bir bulut kadar ağlamaklı
    Bozkırın ortasında tek başına açan bir çiçek,
    Yapayalnız bir ağaç gibi...
    Irkınız,
    Diliniz,
    Dininizle bir tek siz kalın.
    Sonra birbirinizin yüzüne bakarak uzunn uzunnn...

    "O iyi insanlar, o güzel atlara binip gittiler."
    "O Kürdü, o Ermeni'yi dövmeyecektik" diyerek"

    Servet Günay
  • "Kuleli askeri lisesindeyken otobüs duraģında gördüğü bir kıza aşık olur"
  • “Paşam, bu çocuğa boşuna emek vereceksin.”
    -“Niçin?” “Efendim, çoban hiç okur mu? Adam olur mu?” Bu saçmaları büyük bir dikkatle dinleyen Atatürk;
    -“Yahu, ne uzağa gidiyorsunuz. Ben de bir zamanlar tarlada kargaları bekledim. Dayımın çiftliğinde onun koyunlarını güttüm. Beni biraz zeki gören dayım: ‘Bu çocuğu okutmalı’ dedi. Bundan sonra beni askere okula yazdırdılar. Ben okudum, gördüğünüz yere geldim. Çobanlar okumaz diye bir nazariye yoktur. Bu çocuk da okur. Belki büyük bir adam da olur. Onu da zaman gösterir” dedi.
    Çoban Mustafa, Atatürk’ün Dolmabahçe’de mübarek naaşını yaşarmış gözlerle selamlarken, üzerinde Kuleli üniforması bulunuyordu.
  • Behçet Aysandüello

    Behçet Aysan 1949 yılında Ankara’da doğmuş.Selimiye Askeri Ortaokulu ve Kuleli Askeri lisesinde okumuş.1968 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesine askeri öğrenci olarak girmiş.1971 yılında siyasi nedenlerde tutuklanmış.Cezaevinden çöktükten sonra çeşitli işlerde çalışıp tıp eğitimini tamamlamış,psikiyatri ihtisası yapmış.İlk şiiri 1979 yılında Türk Dili dergisinde yayınlanmış.Düello adlı bu şiir kitabında bütün şiirleri,

    Karşı Gece,Eylül 1983,Yeni Türkü Yayınları
    Sesler ve Küller,Nisan 1984,Varlık Yayınları ve 1984 Yaşar Nabi Nayır Şiir Ödüllü
    Eylül,Mart 1998,Hacan Yayınları,1986 Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü almış.
    Deniz Feneri,Mart 1987,Puhu Yayınları,1987 Abdi İpekçi Barış ve Dostluk Ödülü almış.
    Kitabın son sayfalarında ise kitaplara girmemiş şiirleri var.

    Behçet Aysan ne yazık ki(şu satırları yazmak içimi öyle böyle acıtmıyor,bu acının tarifi Yok) 1993
    yılında Sivas katliamında Madımak otelinde gerici yobazlar tarafından yakılarak...

    DÖNMEYECEK OLANA ŞARKI

    bir gün çekip gideceğim ben bu şehirden
    geride hiçbir anı bile bırakmadan
    bindiğim trenler belki hiç bilmeyecek
    bir küçük istasyonda nasıl indiğimi
    yağmurlu bir gece hangi istasyonda
    yitik yıldızlara bakacaksın ardımdan.

    ne kadar acı varsa bırakacağım
    söylenmemiş sözlerle yalan aşkları
    paslı zincirleri,mahpus türkülerini
    kara bir sis gibi çöken umutsuzluğu
    bir gün çekip gideceğim ben bu şehirden

    kitaplarım,şiirlerim bekleyecekler
    yürüdüğüm sokaklar bekleyecekler
    her sabah selam verdiğim akasya
    her sabah selam aldığım taş duvar
    ve uçsuz bucaksız bu keder denizi
    bir gün elbet dönüşümü bekleyecekler.
  • Babam beni asker yapmak niyetinde değildi. Büyük kardeşim Mehmet Ali, Kuleli Askerî Lisesi'ne devam ediyordu.
    -Ailemiz asker ocağına döndü. Bari sen sivil hayata atıl.
    Derdi. Babam 4. Ordu'da Kurmay Başkanı idi. Fakat saray tarafından mimlendiği için rütbesi bir türlü albaylıktan yukarı çıkamamıştı. Galiba biraz da bundan dolayı beni asker yapmak istemiyordu. İstanbul'daki Moda'daki Fransız Lisesi'ne göndermeye karar verdi..
  • O sırada hiç beklenmedik bir şey oldu.29 Ekim törenlerinden dönen Kuleli Askeri Lisesi öğrencilerini taşıyan vapur Dolmabahçe önünden geçiyordu.Öğrenciler vapurdan “Atamızı görmek istiyoruz “ diye bağırdılar.Ardından da İstiklal Marşı’nı ve 10.yıl Marşı’nı söylemeye başladılar.
    Atatürk,gözyaşlarını daha fazla tutamadı.
    Yanındakiler,son düşmanı ölümle savaşan bu kudretli adamın ilk kez o gün ağladığını gördüler.