• ... zeki insan kurnaz olmaz, kurnazlar da zeki olamazlar. (...) Baudelaire bir şiirinde "geniş kanatlarıyla havada süzülen kartalların, yine bu kanatlar yüzünden yerde yürümediği"nden söz eder.
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 12 - Doğan Kitap, 25. Baskı
  • https://www.youtube.com/watch?v=i4lLltpV1XE

    Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,
    Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
    Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
    Gök devrildi, künde üstüne künde...

    Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
    Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
    Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
    Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

    Ateşten zehrini tattım bu okun.
    Bir anda kül etti can elmasımı.
    Sanki burnum, değdi burnuna "yok"un,
    Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

    Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
    Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
    Al sana hakikat, al sana rüya!
    İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

    Ensemin örsünde bir demir balyoz,
    Kapandım yatağa son çare diye.
    Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
    Yepyeni bir dünya etti hediye.

    Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
    Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
    Bütün bir kâinat muşamba dekor,
    Bütün bir insanlık yalana teslim.

    Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
    Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
    Otursun yerine bende her şekil;
    Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

    .
    .
    .
    .

    Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,
    Benliğim bir kazan ve aklım kepçe.
    Deliler köyünden bir menzil aşkın,
    Her fikir içimde bir çift kelepçe.

    Niçin küçülüyor eşya uzakta?
    Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?
    Zamanın raksı ne, bir yuvarlakta?
    Sonum varmış, onu öğrensem asıl?

    Bir fikir ki, sıcak yarada kezzap,
    Bir fikir ki, beyin zarında sülük.
    Selâm, selâm sana haşmetli azap;
    Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.

    Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!
    Ey yedinci kat gök, esrarını aç!
    Annemin duası, düş de perde ol!
    Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!

    Uyku, kaatillerin bile çeşmesi;
    Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.
    Teselli pınarı, sabır memesi;
    Size şerbet, bana kum dolu çanak.

    Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,
    Sırrını ararken patlayan gülle?
    Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;
    Karınca sarayı, kupkuru kelle...

    Akrep, nokta nokta ruhumu sokmuş,
    Mevsimden mevsime girdim böylece.
    Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,
    Fikir çilesinden büyük işkence.

    .
    .
    .
    .

    Evet, her şey bende bir gizli düğüm;
    Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!
    Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,
    Yetişir çektiğim mesafelerden!

    Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;
    Yollar bir yumaktır, uzun, dolaşık.
    Her gece rüyamı yazan sihirbaz,
    Tutuyor önümde bir mavi ışık.

    Büyücü, büyücü ne bana hıncın?
    Bu kükürtlü duman, nedir inimde?
    Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,
    Bir zehirli kıymık gibi, beynimde.

    Lûgat, bir isim ver bana halimden;
    Herkesin bildiği dilden bir isim!
    Eski esvaplarım, tutun elimden;
    Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?

    Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,
    Arzı boynuzunda taşıyan öküz?
    Belâ mimarının seçtiği arsa;
    Hayattan muhacir, eşyadan öksüz?

    Ben ki, toz kanatlı bir kelebeğim,
    Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,
    Bir zerreciğim ki, Arş'a gebeyim,
    Dev sancılarımın budur kaynağı!

    Ne yalanlarda var, ne hakikatta,
    Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.
    Boşuna gezmişim, yok tabiatta,
    İçimdeki kadar iniş ve çıkış.

    .
    .
    .
    .

    Gece bir hendeğe düşercesine,
    Birden kucağına düştüm gerçeğin.
    Sanki erdim çetin bilmecesine,
    Hem geçmiş zamanın, hem geleceğin.

    Açıl susam açıl! Açıldı kapı;
    Atlas sedirinde mâverâ dede.
    Yandı sırça saray, ilâhî yapı,
    Binbir âvizeyle uçsuz maddede.

    Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
    Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
    İçiçe mimarî, içiçe benlik;
    Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur!

    Nizam köpürüyor, med vakti deniz;
    Nizam köpürüyor, ta çenemde su.
    Suda bir gizli yol, pırıltılı iz;
    Suda ezel fikri, ebed duygusu.

    Kaçır beni âhenk, al beni birlik;
    Artık barınamam gölge varlıkta.
    Ver cüceye, onun olsun şairlik,
    Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta.

    Öteler öteler, gayemin malı;
    Mesafe ekinim, zaman madenim.
    Gökte saman yolu benim olmalı;
    Dipsizlik gölünde, inciler benim.

    Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!
    Heybem hayat dolu, deste ve yumak.
    Sen, bütün dalların birleştiği kök;
    Biricik meselem, Sonsuza varmak...
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 16 - Büyük Doğu 67. Baskı 2009
  • Lenin'in ölüm yatağında:

    "- Bu adama dikkat ediniz, ondan çekininiz!"

    Dediği Stalin, komünizmi kurtarmak için ondan bir hayli safra atmak gerektiğini anlayan ve peşinden takipçileri gelecek olan ilk kurnaz tip...
  • Kitap 'içindekiler' kısmında da belirtildiği gibi 7 ana başlığa sahip. Kitabı Türkçeye çeviren Dr. Mert Akçanbaş
    ayrıntılı bir açıklama yaparak kitabın içinde neler olduğunu ve 'sevr'den günümüze Batılıların planlarının değişmediğini
    anlatıyor. O yüzden dikkatli olmakta yarar var. Bu kitapta onların 1900'lü yılların ilk döneminde neler düşündükleri anlatması bakımından önemli. Tabi tüm Batılılar bu yazar gibi düşünmüyor ve toptan bir yargılama yapmıyoruz. Ama kitapta bahsedilen konular okunduğunda bazı şeyler daha net anlaşılabilir. Bu kitap Türkçeye çevirisi esnasında konan o üst başlığı ihtiva ediyor, bilginiz olsun. O yüzden rahatsız edecek cümleler duyabilirsiniz.

    Kitabın 1. bölümünün başlığı 'Eski Türk Teorisi'. Bu sayfa içinde güzel bir cümle var. "Tarihi sözler eden kişiler riskli bir
    oyun oynarlar (s.15)". O yüzden ağızdan çıkan her sözü tartarak söylemekte yarar var. Çünkü gün gelir o sözler geri döner. Ama benim öyle bir sıkıntım yok, onu da söylerim bunu da söylerim, o da keyfime kalmış diyebilir de insan.

    Kitap yazarın Türklere yaptığı ağır ithamlarla başlıyor (zaten çevirmen önsözde ve arka kapak tanıtım yazısında bunu belirtiyor.). Birileri 'Hasta Adam' diyor, hayır onlar 'hastalığın kendisidir (s.15)' diyerek içindeki kini daha ilk sayfada kusmaya başlıyor.

    Yazara göre ortada Avrupa devletlerinin 'Güçler Dengesi' planı olduğu için çok önceleri tarihin derinliklerine gitmesi gereken
    Osmanlı İmparatorluğu bu yüzden hala yaşamını sürdürmektedir diyor. Çünkü Rusya'yı sıcak denizlere ulaştırmama politikaları; Avrupa devletlerinin kendi aralarındaki uzlaşmazlığı yüzünden Osmanlı İmpaatorluğu uzun yaşamıştır sonucuna varıyor. Şimdi bu tezi savunan
    tarihçiler de var. Ama bu 'Güçler Dengesi' irdelenmesi gereken bir konu.

    Tabi ki ağır ithamlar mevcut. Eğer karşılıklı olsa anlarım ama sadece biri kesmiş diğeri çiçek vermiş mantığıyla çok öznel
    bir tavır gözüküyor. Ama şunu öğreniyoruz ki, bu ve bunun gibi kitaplar Avrupa'da okutuluyorsa -ki hala okutulmadığı ne malum-, neden bazı problemler yüzyıldır çözülmüyorun cevabı açık olur. Aynı şekilde bu taraf için de geçerli.

    Osmanlının beşyüz yıllık uzun hüküm sürmesi sadece 'kurnaz zekasına' indirgenmiş. Sonuçta tam 'kara propaganda' örneği bir kitap sayılabilir.
    Bu yüzden bunun bilinmesinde yarar var. Türkçeye çevrilmesi iyi olmuş bu sayede üstümüze oynanan oyunları alt yapısını da öğreniyoruz.

    Almanya ise hem Abdülhamid'in koruyucusu hem de Osmanlı'nın koruyucusu olarak görülüp, bazı şeylerin Almanların yüzünden onların istekleri doğrultusunda gerçekleştiği ve en sonunda Abdülhamid'le Kayser'i şeytanla işbirliği yaparak, insanları katletmelerine kadar işi götürür.

    Kitabın 3.bölümü olan 'Ermeni Probleminin Çözümlenmesi' kısmının neler içerdiğini bilmek için kahin olmaya da gerek yok. Tamamen kin, nefret, düşmanlık tek yönlü anlatım doruğa çıkmış. Tabi ki o dönemde sıkıntılar, ölümler yaşanmış ve bunu kimse inkar etmiyor ama burada bahsedilen ve kitabına kaynak olarak aldığı (kendi yazdığı önsözde belirtiyor) kitapların da propaganda olmadığının garantisi var mı?

    Kitabın 4. bölümü olan 'Suriye ve Filistin Problemleri'. Burada da diğer bölümlerden farksız doğrudan olumsuz olarak "Türklerin eziyeti altında ezilen..." cümleyle başlıyor ve devamında neler geleceği de malum.

    Kitabın 5. bölümü olan "Allah Yolunda Almanya". Almanya'nın savaşa girmesi düşmanlarını yok etmek yerine barışı yok etmek istemesi yüzündendir diyor.

    Kitabın 6. bölümünde ise 'Osmanlı İmparatorluğu'nun Bölüşümü' ele alınıyor. Osmanlının parçalanması ve parçalanma sonunda hangi devletlerin nereleri alması gerektiğine dair düşüncelerini açıklıyor.

    Kitabın 7. bölümünde ise 'Ahtapotun Kıskacında' işleniyor. Türklerin Alman ahtapotun sardığı kollarından kurtulsa bir şeyler yapabileceğini, ama çok yüksek borçlandırıldığı için durumunun kötü olmakla beraber bu topraklarda kalmaya devam edeceğini ifade ediyor.

    Ezcümle: Kitabın Türkçeye çevrilmesi yerinde. Ama bu kitabın içeriğinin kara propaganda amaçlı olduğu da unutulmasın. Bu tür kitapların çevrilmesi sayesinde bize bakış açılarını da görüyoruz. Ama kitabın 1917 yılında yazıldığı da unutulmasın. Tekrar okurmuyum, hayır. Peki niye hayır dersem, okunacak daha 'bilgilendirici' kitaplar varken bununla zaman kaybetmeye değmez. Salt propaganda amaçlı, bu coğrafyadan
    Türklerin atılması gerekir teması işlenmiş.

    Not:

    + Kitabın İngilizcesinde haritalar var fakat Türkçe çeviriye bunlar alınmamış.
    + Yayıncılara not olarak da düşmek gerekirse, bu tür kitaplar haricinde çok sayıda hikaye, romanda yazmış. Telif sorunu olmadığı için rahat rahat Türkçeye -iyi, okunabilir kitapları varsa- çevrilebilir.
  • Bazıları sinsi sinsi ders çalışmaya devam ediyordu.
    Biz ise sonuçlar açıklanınca vayy bee diyoruz ne kurnaz kişiler varr.
    Böylelerini tebrikler etmek gerekiyor
  • “Bizi hayvanlardan çok insan kılan her ne ise, teselliyi ve umudu, sanırım, insanların gündelik kaygıları, günahları ve dertlerinde değil; maddenin uçsuz bucaksız, sonsuz yasalarında aramalı.”

    Acı ve yasalar birlikte var oluyor acı yasa gereği sanki. Bir kısıtlanma olmadan nasıl idame ettireceğimizi bilmiyoruz bu yaşamı. Bizi güdüleyen de bu oluyor çoğu zaman acı ve ondan kaçınma. Bu toplumsal yaşamı düzenleyen parametrelerden biri ve belki de en önemlisi; acıdan kaçma iç güdümüz. Peki bu güdü ortadan kalkarsa ve ya biri tarafından başka şekilde kullanılırsa ne olur? Bu bir soru olmaktan çok bir cevap aslında acıyı kullanmayı bilenler gücü elinde bulunduranlar oluyor daima. Bu noktada ise güç dengesizliği giriyor devreye. Efendi köle ilişkisi. En çok kurgulanan gerçekler korkutuyor bizi. Yasayı çiğnersen ceza alırsın karşında kanunu bulursun. Kanun ise insanlar tarafından yazılmıştır ve elbette ilahi oldukları da olur. Ve saygı duyma ölçütü bu acıdan kaçma ile doğrudan ilişkilidir. Saygı duyulan ise kanun yapıcının muhteşem alt edilmez gücüdür.

    “Saygı duymalarının çok basit bir ölçüye, karşılarındaki iyi onlarda derin yaralar açabilme gücüne bağlı olduğunu anladım.”

    Bu arada insan olma gerçeği ile karşı karşıya kalırız. Ağzı var dili yok hayvanlara eziyet edip, acı çektirmek çok mümkün ve hayvanların tek yapabildiği vahşi doğasında cevap vermek olur. Bu cevap biz insanların iradesi ve gücü karşısında cılız bir tepkiden ibaret kalır. İnsanın diğer insanlara karşı tutumu da zayıf bir hayvana yaptıklarından farklı değil. Bu toplumsal ve global tabakalaşmayı getiriyor. Bu noktada illegal olan devreye giriyor. Yalanlar ve kaçışlar:

    “Bir hayvan fazlasıyla acımasız ve kurnaz olabilir, ama ancak gerçek bir insan yalan söyleyebilir.”

    Sosyal olma gerçeğinden kaçıp kendi hayallerini yaşamak peşinde olan bir hayalperestin ahlak kurallarını aşan öyküsünde insanla hayvan arasındaki farkları ve bu farklarında çok olmadığını görüyorsunuz. Temelde var olmak bir bedenin kuralları içinde var. Yani ihtiyaçlar bedensel anlamda ortak. Bizi ayıran ise kurgumuz yaşadığımız ve yaşamayı hayal ettiğimiz kurgumuz. Ölümsüzlük mesela yaşlanmamak mesela. Satırlar arasında insandan hayvana hayvandan insana geçişin ince çizgisini okuyorsunuz. Büyük bir dehşetle ve bilimkurgu yaratmayı başaran bir yazarın kendi hayal gücü çerçevesinde.
    Keyifli okumalar!
  • Birkaç kurnaz ve işbilirin yanında bir sürü de Allah'in mübarek koyunlari var... Yaşamak ve
    yeryüzünde üç adimlik bir yer işgal
    etmekle mühim bir iş yaptiklarini
    zannederler.