• 222 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Yusuf: Kuyucak'ta doğdu. Onu 'ölüm' ile tanıdık. Onunla 'ölüm' ile vedalaştık. Evlat olamadın, evlatlık oldun. Kardeş olamadın, eş oldun. Aşık oldun ama aşkı yaşayamadın. Sen hep yalnız kaldın ya ben buna dayanamadım.
    Muazzez: Aşkın seni kurtaramadı güzelim..
    Kaymakam: Örnek bir baba olarak seni tanıdım. Bitti.
    Şahende Hanım: Nefretimi kazandın. Tebrikler.

    Sabahattin Ali'nin ilk romanı olan bu kitabını ben de yazarı ilk defa okuyarak başlamış oldum.

    Küçük kasabalarda/köylerde yaşanan toplumsal sorunlara sıkça değiniliyor. İnsan böyle bir yerde yaşayarak hayatını nasıl şekillendirir görüyorsunuz.

    Parayla açılan kapılar ve parasız kalmanın getirdiği sıkıntılar, toplumdaki yerinizin ne olacağı bile anlatılıyor.

    Vurucu yanı; bir adamın bir kadını sevme şeklini tanıyorsunuz. Onu yüreğinde nasıl yaşattığını hissediyorsunuz. Ancak aşk öyle iki kişini arasında kalmayıp; istesek de istemesek de çevremizin kendi çıkarlarına göre rüzgarı estirmesiyle yaşanıyor.

    Ağır, etkileyici, vurucu, hayatın içinden, yakıp yıkıcı şekilde sizi savurup bir köşeye atıyor.

    Okuduktan sonra başınıza ağrı, yüreğinize sancı ve gözlerinize yaşlar iniveriyor.

    Tamam tamam çok da ağlatmayacağım :) Beni sarstı kabul ediyorum. Ancak kesinlikle okunulması ve sizlerde bir iz bırakması dileklerimi sunuyorum.

    @bubizimdavet okuma grubumuzla beraber Sabahattin Ali okuma grupları yapıyoruz. İyi ki de yapıyoruz. Her birimize ayrı ayrı tatlar bırakan bu kitaba vesile olan her bir arkadaşıma da buradan selam olsun ! İyi ki varlar.

    Bir sonraki Sabahattin Ali'de görüşmek üzere !
    Adios !
    :)
  • 222 syf.
    ·3 günde·9/10
    Gerçek hayatta sihirli değnek diye bir şey yok biliyoruz ama “sihirli kalem” diye bir şey varsa ancak Sabahattin Ali gibi yazarların eline geçmiştir.

    Su gibi akan anlatımı ve hedefini ıskalamadan vuran cümleler eşliğinde kendisini tek solukta okutan bir eserdi. Aşk gibi görünse de bana göre eksik ve zalim bir hayatın içinde birbirine tutunmanın öyküsü bu. Şanssız ve adaletsiz bir yaşam karşısındaki çaresizliğin yarattığı isyanı nereye koyacağını bilememenin öyküsü.

    Sabahattin Ali’nin anlatımındaki güzelliğe her zaman hayran kalmışımdır. Hikâyenin bir yerinde kıskıvrak yakalanıp zehrini bile akıtmasına müsaade edilmeyen arının ıstırabını, ilerleyen sayfalarda “Tıpkı o arı gibi hem kuvvetli, hem zayıftı.” ifadesiyle kahramanın acısına zemin hazırlamak için kullanması çok etkilendiğim bölümlerden biriydi.

    Sonra, basit cümlelerin bir tacizciyi böylesine vurucu anlatması:
    “Muazzez, yastıklara dayanmış duruyor ve öpmek için üzerine eğilen candarma bölük kumandanı Kadri Bey'e karşı kendini müdafaaya çabalıyordu. Kalpağı arkaya kaçmış ve saçları yüzüne dökülmüş olan Kadri Bey ter içinde idi. Resmi ceketinin açık duran yakasından kıllı göğsü görünüyordu.”
    Eminim siz de benim gibi tiksinti duydunuz okurken.

    Bir cinnet anını “ Bu anda bütün hayatıyla, bütün muhitiyle, bütün dünya ile hesap kesiyor ve bu hesaplaşma, şimdiye kadar her şeye baş eğdiği nispette korkunç oluyordu.” ifadesiyle böylesi bir durulukta okuyucuya sunması ayrı bir övgüyü hak ediyor.

    Sadece ‘ "Adın nedir?" yahut, "Ne iş yapıyorsun?" derken, sanki dudaklarının arasından: "Sen de adam mısın?" diyen ikinci bir cümle sessizce dökülüyor ve muhatabının dimağına varıyordu. ’ diyerek uzun uzadıya anlatmaya girişmeden hor görmenin yarattığı etkiyi yüzümüze çarpmasına ne demeli?

    Yalnız bazı olayları nihayetlendirmeden bırakmış ki bu bana ilk başta tuhaf gelse de geri kalanını okuyanın hayal gücüne bırakmış diye düşünüyorum. Zira hikâye ustası bir yazarın kurguda hata yaptığını düşünmek hem haksızlık hem de hadsizlik olur.