Homeros’un Odysseia’sı, insan ruhunun en derin yaralarını ve en güçlü özlemlerini anlatan ölümsüz bir destandır. Yirmi yıl süren savaş ve on yıl süren dönüş yolculuğuyla Odysseus, yalnızca fiziksel engellerle değil, kendi içindeki fırtınalarla da mücadele eder. Troya’dan İthaka’ya uzanan bu uzun yol, aslında eve, sevgiye ve aidiyete dönüşün hikâyesidir.
Penelope, sadakatin sembolü olurken; Odysseus ise hem kahraman hem de kusurlu bir insandır. Yolda karşılaştığı tanrılar, canavarlar ve baştan çıkarıcılar arasında kaybolurken, en büyük kaybı zamanın kendisidir. Çünkü dönüşü ne kadar epik olursa olsun, yıllar geçtikçe sevgilinin yanında olamamanın bedeli ağırlaşır.
Sevgiliye, geç kalmış pişmanlıkla dolu bir itiraf gibi okunabilir bu destan:
“Sevgilim, Troya’nın dumanı yükseldiğinde seni bırakmak zorunda kaldım.
Yıllar boyu denizler yuttu adımlarımı, tanrılar yolumu kesti.
Her gece seni düşündüm, her fırtınada adını fısıldadım.
Ama şimdi döndüğümde, saçlarında gümüş teller, gözlerinde yorgun bir ışık görüyorum.
Keşke o gün gemiye binmeseydim.
Keşke savaşın şanı yerine, senin kollarında geçen sıradan bir günü seçseydim.
Geç kaldım sevgilim…
Yirmi yıl, bir ömrün yarısından fazlası.
Seni bekletmek, seni yalnız bırakmak, seni yaşlandırmak…
Bunlar, hiçbir zaferin silemeyeceği yaralar.
Yine de bak, hâlâ buradayım.
Kapında, diz çökmüş, geç kalmış bir âşık olarak.
Affet beni…
Ve eğer mümkünse, kalan günlerimizi birlikte yaşayalım.”
Odysseia, sadece bir kahramanlık öyküsü değil; aynı zamanda sevginin, zamanın ve pişmanlığın da destanıdır.
Bazen en büyük macera, sevdiğinin yanında kalmaktır.
Bazen en zor yolculuk, zamanın geri alınamazlığına rağmen “özür dilerim” demektir.
Geç kalmış da olsa, sevgi hâlâ eve varabilir.
Her şey eskisi gibi olmaz belki…
Ama belki de daha güzel