Ama kök salamamıştı. Yanlış şeyleri hatırlamış ve çok fazla şeyi unutmuştu. Nasıl öldüreceğini, nasıl nefret edeceğini hatırlamış ama nasıl büyüyeceğini unutmuştu. Sonunda elinden gelen tek şey, kardeşinin yanına uzanmak olmuştu. Ne tamamen uykuya dalabiliyor ne tamamen ölebiliyordu.
"Peki, neden hâlâ oradan çekip gitmiyorsunuz?" diye ekledi. "Neden orada, o gölgenin altında yaşamaya devam ediyorsunuz? Polnya'da kötülüğün ele gecirmediği pek çok yer var." Cevap vermeye çalıştım ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Bu düşünce bize yabancıydı. Kasia oradan gitmeyi hayal ederdi çünkü başka çaresi yoktu ama ben aklımdan bile geçirmemiştim. Dvernik'i, evimin çevresindeki yemyeşil ormanları, güneşin altında ışıl ışıl parlayan Burgaç'ı çok seviyordum. Bizi koruyan bir duvar gibi etrafımızı çepeçevre saran sıradağları sevivordum. Köyümüzde, vadimizde derin bir huzur vardı; yalnızca Ejderha dizginleri çok sıkmadığı için değil, orası bizim yuvamız olduğu için.
Etrafmıza kurtların cansız bedenleri teker teker düşerken Kasia ve ben birbirimize sarılmaya devam ediyorduk. Başımızı kaldırıp ona baktığımızda sert ve kızgın parlak gözlerini bana dikip hırlayarak, "Yapa yapa bunları mı yapabildin, seni canavar ruhlu, yarım akıllı, meczup..." dedi ama sözünü bitiremedi.