En son ve en güzel eserini vermesi gerekir mi diye düşündü, sonra
da kahkahayla bu düşünceyi attı kafasından. Vakit yoktu. Gitmek için
sabırsızlanıyordu.
Ne çok uyuduğunu ve buna rağmen ne çok uyumak istediğini fark etti.
Halbuki eskiden uykudan nefret ederdi. O zamanlar uyku, hayatının
kıymetli anlarını çalıyordu. Yirmi dört saatte dört saat uyku, dört saatlik
hayatın elinden alınması demekti. Nasıl da çok görürdü uykuyu! Oysa şimdi
çok gördüğü şey hayattı artık. Hayat güzel değildi; tatsızdı, acıydı. En
vahimi de buydu. Yaşamayı arzu etmeyen bir hayat, sona erme yoluna
girmiş demektir.
İnsanların varlığı Martin’i huzursuz ediyor, onlarla
konuşma çabası asabını bozuyordu. İnsanlardan rahatsız oluyor ve biriyle
yan yana geldiği andan itibaren ondan kurtulmanın çaresini aramaya
başlıyordu.
“Ama artık çok geç,” dedi Martin. Lizzie’nin sözlerini hatırladı. “Ben
hasta bir adamım. Hayır, bedenim değil, ruhum hasta, beynim hasta. Bütün
değerlerimi kaybettim sanki. Hiçbir şeyi umursamıyorum. Birkaç ay önce
gelseydin her şey çok farklı olurdu. Ama artık çok geç.”
Asıl yemeğe
ihtiyacı varken kimse onu davet etmemişti ama şimdi binlerce yemek satın
alabilecek durumdayken ve tersine iştahı giderek azalırken sağdan soldan
peş peşe yemek davetleri yağıyordu. Neden?