Sanayinin kaptanlarıyla otellerde, kulüplerde, evlerde, trenlerde, gemilerde konuştum ve zekâ alanında ne kadar az yol almış olduklarına şaştım. Öte yandan, iş konusunda anormal derecede zeki olduklarını keşfettim. Ayrıca, iş söz konusu olduğunda ahlaklarının sıfıra indiğini de keşfetmiştim.
O güzel giyimli, hoş kadınlar küçük idealler ve ahlaki konular üzerine konuşup duruyorlardı; oysa yaşadıkları hayat temelde maddeciydi. Ve duygusal bakımdan bencillerdi hepsi. Bütün tatlı yardım faaliyetlerine katılır, birbirlerini de bundan haberdar ederlerdi; bununla birlikte yedikleri yemek ve giydikleri güzel elbiseler, çocuk emeğinden, ağır iş ve hatta fahişelikten gelen parayla edinilmişti.
Toplumun efendileriyle ve onların karıları ve kızlarıyla yemeğe oturdum. Kabul etmeli, kadınlar güzel giyimliydi; lakin naif bir şaşkınlık içinde, onların da dipteki mahzende tanıdıklarımla aynı çamurdan yapıldıklarını gördüm.
Beden ve ruhu, dolar ve sentlerden üstün tutan; aç bir kenar mahalle çocuğunun tiz çığlıklarını, ticari büyüme ve dünya hükümdarlığından daha fazla önemseyen büyük adamlarla temas halindeydim.
Ayakkabı taciri satış yaptıkça, yeniden ayakkabı stoklardı. Ama işçinin kas stokunu yenileme imkânı yoktu. Kaslarını ne kadar çok satarsa, kendisinden o kadarı gidiyordu. Satacak başka şeyi yoktu ve her geçen güm stoklu azalıyordu. Sonunda, eğer daha önce ölmezse, varını yoğunu bitirip kepenk kapatıyordu. Kasları iflas ettiğinde, toplumun mahzenine inip sefalet içinde çürüyecekti.