Kimsenin yemeğe davet etmediği açlık günleri geldi aklına. Asıl yemeğe o zaman ihtiyacı vardı, asıl o zaman midesine bir şey gitmediği için zafiyet geçirmiş, halsiz kalmış ve düpedüz açlık nedeniyle kilo kaybetmişti. Yaşadığı açmaz buydu. Asıl yemeğe ihtiyacı varken kimse onu davet etmemişti ama şimdi binlerce yemek satın alabilecek durumdayken ve tersine iştahı giderek azalırken sağdan soldan peş peşe yemek davetleri yağıyordu. Neden? Ona kalırsa, en ufak bir hakkaniyet yoktu bu işte...
Bilginin engin dünyasında, artık eve dönemeyecek kadar ilerilere uzanmıştı. Öte yandan o da bir insandı, başkalarıyla birlikte olmaktan hoşlanıyor ancak bu ihtiyacını tatmin edemiyordu. Kendine yeni bir ev bulamamıştı. Çetesi nasıl anlamıyorsa, ailesi nasıl anlamıyorsa, burjuvazi nasıl anlamıyorsa, baş tacı ettiği yanındaki şu kız da ne onu ne de kendisine verdiği büyük onuru anlıyordu. Aralarındaki her şeyin bittiğini düşününce hissettiği acı, kederini daha bir büyütüyordu.
Çok uzaklaşmıştı onlardan. Onunla bu gençler arasında, devasa bir uçurumun ağzı gibi açılmış binlerce kitap vardı. Kendini bu çocuklardan sürgün etmişti.
Kafasına estiği gibi yaşadığı günler çoktan geride kalmıştı. Artık ne o günleri geri getirebilir ne de kendisi o günlere dönebilirdi. Değişmiş ve ne kadar değiştiğini şimdiye kadar anlamamıştı.