Küçüklüğümde gözle görünmeyecek kadar minik hayvancıkların geceleri mahalleye geldiklerini, durgun su birikintilerinden, toprak sekinin ötesindeki kullanılmayan vagonlardan, pis
kokulu otlardan, kurbağalardan, semenderlerden, sineklerden, taşlardan, tozdan yayılarak suya, yiyeceklere ve havaya sızdıklarını, annelerimizi, ninelerimizi susamış dişi köpekler gibi öfkeli
hale getirdiklerini zannederdim. Erkeklerden çok onlar zehirlenirdi sanki, çünkü adamlar sürekli öfkelenirlerdi ama sonunda sakinleşirlerdi, ancak görünürde sessiz olan, herkesle iyi geçinen
kadınlar öfkelendiklerinde dur durak bilmeden kızgınlığı son raddesine vardırırlardı.
“Maymun olduğunu mu?”
“Hayvan olduğumuzu.”
“Ben ve sen mi?”
“Hepimiz.”
“Ama o bizimle maymunlar arasında çok fark olduğunu söyledi.”
“Öyle mi? Ne gibi? Benim annem kulaklarımı deldi ve doğduğumdan beri küpe takıyorum, ama maymunların anneleri kulaklarını delmiyorlar ve onlar küpe takmıyorlar diye mi?”
“Anne ve babalar yoksa hiç ölmüyor muydu, her çocuk ister istemez onları içinde yaşatmayı sürdürüyor muydu? Demek ki benim içimden de topal annem çıkacaktı, kaderim bu muydu? ”