Léon Bloy, Jeanne d'Arc, 1915
Dünyevi zevklerden yoksunken, Tanrı ile yakınlığın verdiği zevkler vardı; bu zevk, Ölümün vahşi fidanını Bilim ağacına aşılayan modern insanlar tarafından artık bilinmiyor.
Léon Bloy, Jeanne d'Arc, 1915
​​Halk, her kusuru görmezden doğaüstü bir sevgiyle, bu krala (Deli VI. Charles) sadık kaldı. Kralın onların gözleri önünde hiziplerin oyuncağı, galibin ganimeti haline gelmesi, saltanatı sırasında ve tahtının gölgesinde, yabancı boyunduruğunun utancı da dahil olmak üzere tüm kargaşaların, felaket ve sefaletlerin krallığın üzerine çökmesi nafileydi. Kral hiçbir zaman alay veya hakaretle karşılaşmadı. Sakatlıkları en aşağılayıcı ve en gülünç olanı bile, onun şahsında cisimleşen monarşi kültünü tek bir gün bile sarsmadı.Cenaze gününde ne bir oğlu ne bir yakını vardı. Ancak bu kralın ezdiği sıradan insanların oluşturduğu kalabalık başkenti sel gibi doldurmuştu. ​"Ve sokaklardaki, pencerelerdeki bütün halk, sanki her biri dünyada en çok sevdiği şeyin ölümünü görüyormuş gibi ağlıyor ve haykırıyordu." ​O gün, öyle görünüyor ki, doğa da bir şaşkınlık yaşamış olmalıydı! ​Yine de talihsiz bir halkın bu gözyaşları, acımasız efendilerinden birine mezara kadar eşlik ederken döktüğü ilk gözyaşları değildi. Zavallı kalabalık gerçekte İsa Mesih'in ıstırap dolu Dikenli Tacı'nın dikenlerinden birinin yok oluşunu görmenin acısıyla ağlıyorlardı; kalplerinde, bu dikenlerin sayısının belirli olduğunu ve sonunda Tanrı'nın vekilinin yeryüzünde artık bir tacı kalmayacağını sanıyorlardı.Ne kadar liyakatsiz olursa olsun ya da öyle görünürse görünsün, o, iblisleri kovmak için tahtına oturmuş olan Mesih'in tartışmasız vekiliydi. Eski vitraylardaki bazı tasvirlerin, bazen çok köhne şapellerde tanıklık eder gibi göründüğü üzere; körleri, dilsizleri, sağırları, cüzzamlıları, kötürümleri iyileştiriyor ve ölüleri diriltiyor gibiydi. Eğer isteseydi suların üzerinde yürüyebileceğinden kimse şüphe duymazdı, çünkü onu savaş atının üzerinde, sık sık ölülerin kanları içinde ilerlerken
Reklam
Paris, on dördüncü yüzyıldan itibaren, hep olduğu gibiydi: muhalefetin metropolü ve alay konusu Fransız başkenti! —Léon Bloy, Jeanne d'Arc, 1915
Böyle bir tufanda bir gemi nasıl umut edilebilir? —Léon Bloy, Jeanne d'Arc, 1915
19 yüzyıl efsanesine göre gerçek ve yalan bir gün buluşurlar. Yalan doğru söyler ve " bugün hava çok güzel” der. Gerçek ona bakar ve gözlerini gökyüzüne kaldırır. Gün gerçekten çok güzeldir, doğru söylemesine şaşırmıştır. Bir kuyunun önüne gelene kadar birlikte zaman geçirirler. Yalan hep doğru söylemektedir. Yalan; "su çok güzel, birlikte banyo yapalım!" der. Gerçek, bir kez daha şüpheci bir şekilde suya dokunur, su gerçekten çok güzeldir. Ona inanıp soyunur ve yüzmeye başlarlar. Yalan bir anda sudan çıkar, gerçeğin kıyafetlerini giyerek kaçıp kayıplara karışır. Kızgın gerçek, kuyudan çıkar yalanı bulmak ve kıyafetlerini geri almak için her yere gider. Dünyada çıplak gerçeği görenler onu hor görmekte ve öfkeyle bakmaktadır. Zavallı gerçek kuyuya geri döner ve sonsuza dek ortadan kaybolur. O zamandan beri yalan, dünyanın her yerinde gerçek gibi giyinmiş ve içimizde yaşamaktadır. Dünya ise hiçbir şekilde çıplak gerçeği görmek istememektedir. TABLO; JEAN LEON GEROME Kuyudan Çıkan Gerçek 1896
Napolyon :
Gücü seviyorum, ama bir sanatçı gibi. . . Onu bir müzisyenin kemanını sevdiği gibi seviyorum; ondan sesler, akorlar, armoniler çıkarmayı seviyorum... —Léon Bloy, Critique équitable
Kitap Alıntısı
Reklam
Reklam