biz küçükken hepimize gizlice çörek getirdiği zamanları hatırladım. değerlendirme yapmamız gerekmeyen, elimize yüzümüze marmelat bulaştıra bulaştıra yediğimiz çörekler. sonra, oynadığımız oyuncakları değerlendirmek üzere "amaç odaklı oyunlarımıza" geri dönerdik ve oyuncak eğlenceliyse gülümseyen ördeği, değilse surat asan ördeği boyardık.
carolyn de dedi ki, “bay slippen, sizin kendi bebeklerinizi bu kadar sınırlı bir çevrede yetiştirdiğinizi görmedim.”
slippen da dedi ki, “carolyn, evet, öyle, ama lütfen hatırla, ne ben, ne de çocuklarım trend belirleyiciler & lezzet yaratıcıları sakız kartlarına çıkmadık ve inan bana, ikide bir, ‘baba, neden ben sıradan bir göz doktoruyum, zaten milyonlarca göz doktoru var,’ diye yakınıp duruyorlar. lütfen bir babanın bu tür şeylerle başa çıkmak zorunda olmadığını söyleme: neden öyle değil de böyle, böyle değil de şöyle?”
carolyn de dedi ki, “jon, biliyor musun, aslında bizi dinlemiyor bile.”
slippen da dedi ki, “randy, ne zamandan beri adın jon oldu?”
bu arada, benim adım gerçekten jon. randy yalnızca "kabul edildiğim gün" annemin forma yazdığı isim, ama doğrusunu isterseniz neden ben de bilmiyorum.
eh, bunu söylemek istiyorum! ne kadar güzel konuşabiliyorsam o kadar güzel konuşmak istiyorum. yoksa ne oluruz, tasarım kıyafetlerimiz olmaz, trend belirleyiciler & lezzet yaratıcılar sakız kartlarında resmimiz olmaz ve ben carolyn’e dönüp, “tatlım,” derim, “ııı, tatlım, bir şey hissediyorum, ama adını koyamıyorum ve önceki gibi bir hisse de atıf yapamıyorum, ama güven bana, tatlım, vay canına, şu anda senin için tam olarak öyle hissediyorum.” nasıl bir şey olurdu, orada aptal aptal dikilmişiz, bir erkek, bir kadın ve rüzgâr ve kimse kimsenin ne anlatmaya çalıştığını anlamıyor.
"uyanın, kendinize gelin, bir bebek öldüğü için kötü hissediyorsunuz, kötü hissetmeye devam ederek saygınızı göstermeye ne dersiniz? çok doğal bir duygu; çünkü kahrolası bir bebek öldü, değil mi millet?”