şehirler diriyse,kıyamet nerde
târümâr hayâller hangi şehirde
dilimi kanatmadan konuşmayı
öğrenemedim,papirüslerden
duâ etmeliyim şerhinde karanlığın
beyit beyit uçmalıyım göklere
kuşa sorsam,soğuk bulur kalbimi
kışa sorsam sıcağımda ısınır
neden tutuşuyor bilmem,telâşım
hâfızam yanarken ağrıyor başım
günâh kadar mahsurluyum bu yerde
âh,nasıl da incitmişim toprağı
işte veriyorum rüzgâra;gitsin
sonsuzluğa varamayan günlerim
ikimiz de mülteciyiz yollarda
kanla doldurmuşuz ellerimizi
içimize sabah akşam
sessizce vuruyor ay parçaları
sahrâmızın dağlarında
ne benim yokluğum
ne senin izin
“Peki o zaman bu dünyada kimi nasıl seveceğiz?Bizi sevdiğini söyleyen kişiler,öncelikle bizi koşullandırmaya çalışırsa,onları nasıl severiz?Hem de bunu bizim için en iyisini düşündüğünü söyleyerek yapıyorsa?”
Bugün İbrahim Peygamber’i ve onu yalancılıkla suçlayan bir babadan nasıl uzaklaştığını düşündü.Kendisinin inandığı idollere inanmasını isteyen bir babadan.Tanrı’yı ve onun gerçekliğini her şeyden çok seven İbrahim,babasını bırakıp gitmişti.
“Belki bir gün ,kendi inançlarımızın gücüne ve cesaretine sahip olacağız.Belki bir gün ‘anne,baba,sizi çok seviyorum ama sizin inandığınız şeylerden uzaklaşmak zorundayım’diyebilme yetisine sahip olacağız.İşte o gün ,artık gerçekten de yetişkin birer birey olacağımıza inanıyorum.”