Serinin ikinci kitabı ve aksiyon asla bitmiyor. Jace’in giriş bölümündeki davranışları yine oldukça tuhaf ve rahatsız edici. Yine de anlaşılabilir. Hayatında ilk kez “aşkı” hissediyor fakat o kızın kardeşi olduğuna inanıyor. Garip bir vaziyet.
Bu noktada yine Magnus Bane’e fangirllük yaparak onun ve Alec’in hakkında konuşacağım. İnceleme amacım tamamen bu olmakla birlikte, bundan gocunmuyorum. Hatta Magnus’a olan sevgimle gurur duyuyorum.
Sayfa 85’te Alec’in Jace ile “boynunun üzerine düşmesi” konuşmasını oldukça komik buluyorum. Bu izin sebebini ve o gece Alec’in “hakikaten” nerede olduğunu daha sonra, En Büyük Lanetler serisinde öğreniyoruz.
Enstitü’nün kedisi Church bu kitapta oldukça komik. Kafasına eseni yapmasını ve Jace’in ona “hain Yehuda” demesini seviyorum.
Magnus’un kötü şöhretinin herkesçe bilinmesini seviyorum çünkü o bunu umursamıyor ve hatta bununla gurur duyuyor. Alec’in Magnus ile ne kadar yakınlaştığının sinyalleri burada epeyce veriliyor. Numarasını almış olması da cabası. Adeta grubun “Magnus sorumlusu” olup çıkıyor. Magnus ise, yumuşak kalpliliği bir yana, birçok olaya Alec için dahil olarak onu okuma şerefine nail olmamızı sağlıyor. Magnus’un ücretini ödemeleri gerekse idi hepsinin ona ölene dek kölelik etmesi gerekirdi, Alec’e şükretmeliler. Sorgucu gibi katı bir kadının bile Magnus’tan bahsederken Alec’e “senin iblis efendisi” demesini, Alec’in kızarmasını ve her şey AÇIKÇA görülüyor olmasına rağmen reddetmeye çalışmasını seviyorum. Ayrıca Magnus’un bu kitaptaki esprileri üst düzey. Jace’i koruma ve evinde hapsetme görevi almışken onu Alec’le değiş tokuş etmesini seviyorum. Jace’in ifadesi ile, “Satın alma seçeneği bulunan bir kiralama.”
Alec’in çekimserliği ara ara sinirimi bozsa ve kalbimi kırsa da onu anlayabiliyorum. (Tabii yine de