Yirmi birinci yüzyılda, sokaklarda koşturan, oynayan neredeyse hiç çocuk göremiyoruz. Başlarına bir şey gelir korkusuyla onları sürekli kontrol altında tutuyoruz. Çiftler içinde aynısı geçerlidir. Hangi biçimde olursa olsun ötekinin özgürlüğü çoğunlukla korku yaratır.
Sanatçı olmak, öncelikle çevremizi saran şeylere keskin gözlerle bakmayı, yaprakların hareketini yada bulutların seyrinin şiirini takip etmeyi bilmek, sonra da bunların sağladığı tüm güzelliği ve hisleri yeniden kaydetmeyi başarmaktır.
İçgüdülerimizi, sezgilerimizi dinlemek konusunda biraz beceriksiziz. Onlar gibi hislerimize kulak vermek yerine, karar almaya çok kafa yorarız. Ya da hantal kalır, cesaret gösteremeyiz; cesaret ettiğimizde ise yanlış zamanı seçer, yapmak istediklerimizi iş işten geçtikten sonra yaparız.
Oysa eril ve dişil cazibenin aşikar işaretlerinin şifresini çözmeyi engelleyen kıyafetlerin kalın tabakası altına bedenleri saklanmış biz insanlar “onun hoşuna gidiyor muyum?” Diye anlamak için azıcık kabiliyetimizle saatler, aylar yıllar geçiririz. İş sevilip sevilmediğimizi anlamaya geldiğindeyse… Bu kadar basit bir şey, biz insanlar için inanılmaz karmaşık, bazen kaygı verici ve neredeyse her zaman dengemizi bozan bir işe dönüşür.