Herkesin kimliklerin içinden geçip gittiği birer kanal olduğuna karar veriyor. Özellikleri, tavırları, alışkanlıkları ödünç alıyor, sonra iade ediyoruz.
O’Farrell’ın inanılmaz bir kalemi olduğunu keşfetmek beni bu kitabı da okumaya itti ve iyi ki bu büyüleyici güce kapılıp Esme’nin yürek burkan hikayesini okumuşum.
Kitap 3 tane bakış açısıyla ilerliyor biri ilahi bakış açısı ve bu bakış açısında Iris’i ve günümüzü okuyoruz, diğer bir bakış açısı Esme’ye ait ve onun geçmişi, anılarını içeriyor ve son bakış açımız da Kitty’e ait onun geçmiş ve şu anki dağınık düşüncelerini bize sunuyor.
Esme neşeli,isyankar, yaşıtları diğer kızlar gibi düşünmeyen bir kız, davranışlarıyla, giyim kuşamıyla o zamanın dayatmalarına aykırı biri. Bu aykırılığı onun 16 yaşında akıl hastanesine kapatılmasına ve 61 yılının 4 duvar arasında geçmesine sebep oluyor. Ondan çalınan sadece yılları değil kimliğini, haklarını ve ona sorulmadan ondan çalınan bir parçası daha var. Hastanede unutulmuş kimse hatırlamamış onu, zaten hastanede değilken de herkesin yanında yalnız hissetmiş hep, oradaymış ama sanki görünmezmiş diğerleri için. İşin en üzücü kısmı ne biliyor musunuz? Hastane kapanmak zorunda kalmasa, Esme o duvarların arasında sonsuza dek unutulmuş kalacaktı. Onu çıkaran 'hatırlanması' değil, bir zorunluluktu.
Hastanenin kapatılacak olması birbirlerinden hiç haberi bile olmayan iki akrabayı bir araya getirdi. Tesadüfen bir araya gelen iki yabancı akraba, Iris ve Esme, bu 61 yıllık sır perdesini aralarken toplumun kadınlara biçtiği o dar elbiseleri, ahlak adı altındaki dayatmaları ve bir kadının hayatını karartmanın ne kadar 'basit' görüldüğünü iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Esme’nin hiçliğe gömülmeye çalışılan çığlığını duymak isterseniz, bu kitabı mutlaka okumalısınız.
Hamnet, Shakespeare’in en büyük oyununun arkasındaki 'görünmez' acının romanı.
Kitap iki koldan ilerliyor: Bir yanda Agnes’in geçmişi ve bu ailenin kuruluşu, diğer yanda ise küçük Hamnet’in yavaş yavaş hayattan kopuşu... Ben kitabın ortalarındayken fark ettim ki, bu çocuk aslında William Shakespeare’in ölen oğluymuş. Ama yazar Shakespeare’a ismiyle değil, ondan ‘’koca’’, ‘’baba’’ ya da ‘’Latince öğretmeni’’ olarak bahsediyor ve bize edebiyat tarihinin dev ismiyle değil; evladı ölürken yanında olamayan, suçluluk duygusuyla kıvranan sıradan bir adamı gösteriyor.
Hamnet’in kaybı ile Agnes’in gözünden bir annenin acısını bu kayıpla nasıl başa çıktığını görüyoruz. Hamnet’in ölmesiyle Agnes’in zihnindeki düşünceler onu hayatta tutma çabaları, onu her yerde araması hissetmesi öyle ince ince işlenmiş ki kendimi o yas sürecinde buldum. O kaybı kalbimden gözlerimden akan yaşlara kadar hissettiriyor sayfalar. Agnes’in oğlunun kaybıyla nasıl başa çıktığını, yüzünde hep ondan bir parça taşıyan ikiz kardeşi Judith’in kardeşiyle vakit geçirdikleri yerde onu arayışı, kayıpla açılan boşluğu doldurmaksızın bütün ailenin Hamnet’i aradığını görüyoruz. Onu gerçekten öldürmeye hiçliğe gömmeye korkuyorlar gibi asla tamamen öldürmüyorlar. Kitabın finalinde ise babası Shakespeare’ın yazdığı tiyatroda oğlu yaşasın diye kendini öldürdüğü onun yerine kendini feda ettiğini görüyoruz.
Bu kitap, bir kaybın ardından nasıl 'hayatta kalınamadığını' anlatıyor. Eğer gerçek edebiyatın ruhunuza dokunmasını istiyorsanız, Hamnet’e mutlaka bir şans verin.