Lal Figan üçlemesinin ikinci kitabı, ilk kitaptan sonra tam bir felakete dönüşen bir yerde sona ermişti. Özellikle Erva'nın Doru'ya söyledikleri, adeta biz okuyucuları bile derinden yaralamıştı!
Erva büyük bir tehdit altındadır ve bu sebeple ailesiyle birlikte teyzesinin yanına İstanbul'a giderler. Ancak hayatı adeta bir hapishaneye dönüşmüştür; kapıda onu koruyan askerler ve dışarı çıkmaya bile çekinen Erva…
Peki, Doru, Erva’nın arkasında bıraktığı gibi kalıp göreve mi gitti? Evet, göreve gitti. Fakat bu görev dağ başında bir görev değil, tamamen Minevra Saraçoğlu'na ait bir görevdir! Evet, doğru duydunuz; Erva İstanbul'a geçtiği gibi, Doru da gizlice peşinden gitmiş ve onu korumaktadır. Büyük bir yıkım yaşamış olsa da kalbini yeniden yeşerten asıl kişinin tehlikede olması ve ondan uzak olması, Doru’nun Erva ile yeşeren kalbi için hiç de iyi bir durum değildir.
Bu görev başarılı bir şekilde yerine getirilmiş gibi görünse de Ceylin, yerinde durmuyor; her yerden, her şekilde saldırmaya devam ediyordur. Bir türlü rahat bir gece geçiremiyor bizim ikili… Olaylar onların etrafında dönerken, bir yandan da diğer karakterlerle daha yakından tanışıyoruz ve ben bu şekilde ilerlemesine bayılıyorum! Kitabın sonlarına doğru her şey iyiydi, hoştu, ta ki sondaki üst üste gelen olaylara kadar…
Serinin bu kitabını da soluksuz bir şekilde okudum! Nasıl başladım, nasıl bitti, gerçekten anlamadım; resmen akıp gitti... Ah, o son! Hatırladıkça duygusallaşıyorum. En acilinden üçüncü kitaba kavuşmam gereken konular var! Bu minnoş kalbim, daha fazla olaya katlanamayacak gibi görünüyor. Artık bizim ikiliyle mutlu günler görme vaktimiz gelmeli, hem de en kısa zamanda! Büyük bir heyecanla serinin son kitabını bekliyorum!
Benden gelen her şey sana zarar veriyormuş. Ama ben sana kıyamam, hiç kıyamadım. Tek bencilliğim sana karşı muhtaçlığım. O da bu dünyadaki tek nefes alışım.