sözcüklerin yokluğunda,sessizlik ruhlarımıza bağlılıkla hizmet ediyordu,ruhlarımız hiçbir engelle karşılaşmadan,ama öpüşle de çağrılmadan kaynaşıyordu;ikimiz de düşünceli bir uyuşukluğun güzelliklerinin tadını çıkarıyor,aynı düşün dalgalarına gömülüyor,birlikte ırmağa dalıyor,kıskançlık verecek ölçüde bütüncül bir biçimde,ama hiçbir yersel bağın yardımı olmadan birleşmiş iki su perisi gibi serinlemiş olarak çıkıyorduk.
aileler bu dayanılmaz ayrılıkları özenle gömerlerse de girin içlerine:hemen hepsinde doğal duyguları zayıflatan derin,iyileşmez yaralar bulacaksınız;ya da yaradılışların uygunluğuyla ölümsüzleşen,ölüme eziklikleri silinmez bir sonuç niteliği kazandıran gerçek,dokunaklı tutkular bulursunuz;ya da yüreği yavaş yavaş donduran,durasız ayrılık gününde bile gözyaşlarını kurutan,gizli kinler.
dün üzülmüş,bugün üzülmüş herkesten,yol açtıkları acılarda hiçbir suçları bulunmayan iki dertli melekten bile yumruğunu yemişti,kendisine hiç vurmayanı,kendisini fırtınalardan,her türlü bağıntıdan,her türlü yaradan korumak için üç katlı bir diken çitiyle çevrelemek isteyeni nasıl sevmezdi bu zavallı ruh?
...hemen hepimiz sabahtan,dünyayı avucumuzda tutarak yüreğimiz aşka susamış olarak yola çıkarız;sonra,acı deneylerden geçtiğimiz,insanlara,olaylara karıştığımız zaman,farkına bile varmadan,her şey yavaş yavaş küçülür,yığın yığın küller arasında azıcık altın buluruz.işte yaşam!olduğu gibi yaşam:büyük savlar,küçük gerçekler.