Aşk…
Çocukluğumdan beri en çok sevdiğim ve en garip bulduğum o kavram. Aşk, sevgi, limerence, bağımlılık, bağlılık, sevilme isteği, seçilme ve onaylanma arzusu, ait olma çırpınışları… İçinde debelendiğim, içine çekilmemek için reddettiğim; içinde neden kaldığımı anlamadığım için içinden çıkamadığım o ilişkiler…
Aşkın ve sevginin benim için tanımını oluşturacak kadar kendime maruz kalmadığımdan, ezbere aşk tanımlarına kendimle birlikte sığdırmaya çalıştığım erkekler… Sevdiğimi sandığım ama aslında hiç sevmediğim o erkekler… Bugüne dek hayatıma girmiş, birbirinden farklı; yine de birbirinin aynısı ama asla ait hissedemediğim o erkekler… En çok da duygusal boşluktan kaçarken duvarlarına çarpıp, kendimi anlamaktan kaçtığım için onları anlamaya çalışırken anlamımı yitirdiğim erkekler… Benim için yazılan şiirlerde, çizilen resimlerde, söylenen aşk cümlelerinde hiçbir zaman özne hissedemeyişim ve hep nesne olarak kalacağımı biliyor oluşumun getirdiği o “tam olarak görülmüyorum” hissi… Gözlerinin içinden, parmak uçlarından, nefeslerinden, ses tonlarından bile sadece arzu nesnesi olarak kalacağımı; bedenimin bir oda dolusu yer bulabileceği hayatlarında, ruhuma ait ufak bir taburenin bile olamayacağını fark ettiğim erkekler…
Kendimi yetiştirmeye çalışırken, bir kadının kendine yapabileceği en büyük kötülüğü yaptığımı fark ettiğim gün; hepsine hak vermiş, hepsini sevmiş, hepsinden nefret etmiştim. Ama bu sefer hepsinin yanına kendimi de eklemiştim. Çocukluğumdan beri sahip olduğum ve bakmaya korktuğum için erkeklerle ve ikili ilişkilerle doldurduğum, giderek derinleşen o boşlukla yüzleşmeye karar verdiğim o gün… Ne kadar zor olursa olsun kendime ve o boşluğa tahammül edecektim. Ve sanırım ilerliyorum.
Bir gün flört ettiğim ve düşüncelerinden hoşlandığım bir