İnsan yaratma, yapma, değiştirme, yıkma güdüleriyle yaşıyor. Bir şeyi yaratıyor ya da kovalıyor. Aradığına ulaştığındaysa, bu kez de değiştirme ve yıkma sürecini başlatıyor.
İnsanlar arasındaki farklılıkların konuşulması bile yeterince anlamsızdı. Ün, statü, para, lider olmak, önde gitmek ne kadar da gereksiz ve değersiz mevzulardı. Toplumların ilk önceliği, bireylerin oldukları gibi yaşayabilmelerine imkan sağlaması ve mümkün olduğunda bunun önünü açması olmalıydı.
Hayatımıza girenlerle, hep başka yönlerimizi, başka parçalarımızı paylaşıyorduk. Zümrüt’e göre bir kişiyle, içimizdeki herkesi paylaşmak mümkün değildi.
Yanındaki insanı sahiplenmek demek, birçoğu için yanındaki insanın tüm anılarını doldurmak ve onun sadece kendisine odaklanmasını istemekti. Kimse, kimsenin sahibi değildi, olamazdı da…