İnsan, derin hayaller içinde kaybolup gittiği zaman, bütün sözcüklerin anlatamayacağı ruha karşı şimşek gibi açıldığı anda biten bir sonsuzluk gülümseyişi olmaya layık olmaz mı?
Zavallı hafıza! Günden güne yok olduğunu duyumsadığımız, vücut denilen şu toprak yığınının üzerinde durmadan yaşamaya çalışır durur. Hüzün verici bir bakışı yıllarca hatırlar. Bir sözü, bir gülüşü yıllarca saklar. Çevresinden baş döndürücü bir hızla geçen bütün anı ve üzüntüleri hemen kaydetmeye çalışır. Bu katlanılması güç çalışma ile bütün gücü ve dayanıklılığı kaybolunca, bize umut veren gelecek biter. Hayatımıza arkadaşlık eden geçmiş, unutuşun denizi içinde yok olur. O zaman, ağır yaralanmış bir asker gibi, bizi mezarın kapısında bırakarak hizmetini terk eder.
Bu geçip giden hayatta sonsuz olmaya değer ne kadar an ve saniye vardır? Gökyüzünde tan yerinin renkleri, yeryüzünde altın renkli bir sabah, çiçeklerle, kuşların cıvıldaşmalarıyla alkışlanan ilk aşk öpücüğü, sonsuza değin sürmeye layık değil midir?
Ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvetin bir feryadıdır. Ağlayamadığımız zamanlar bizde o gücün de mahvolduğu vakitlerdir ki onun yerine kaim olan acılı bir sükunet en şiddetli acıların hasıl ettiği göz yaşlarından bile daha yakıcıdır.