Midemde yılanlar var. Kıpraşıp duruyorlar. Bir o yana, bir bu yana. Kımıl kımıl. En az bir metre olmalılar, kalınlıkları iki parmak. Renk renk, desen desen. Ne zaman, nasıl oluştular bilemem. Arada uyuyorlar, arada deliriyorlar, rahatsız olduğumu söyleyemem. Varlıklarına alıştım. Kaç tane olduklarını saymadım ama tahminime göre üçü geçmezler. Yani midem daha fazlasını almaz, kaldırmaz. Nereden mi biliyorum? Çok yediğimde rahatsız oluyor, fıldır fıldır dönüyor. Dur diyorum o zaman, başımı döndüreceksin. Başım dönerse hiç iyi şeyler olmaz,,
Boğazım gıcıklanıyor. Öksürüyorum. Küçük küçük. Geçmiyor. Ne yapmalıyım? Büyük öksürsem yatağın ortasına dökülecekler. Toparlayamadan dağılacaklar odanın dört bir köşesine. Sonra uyu uyuyabilirsen. Uyuyamadıkça midemin bulantısını daha fazla hissedeceğim. Daha büyük öksüreceğim, canım çıkacak kadar büyük. Onlar pusmazsa ben kusacağım. Bulantıyla öksürmenin bir adı olmalı. Onlar hareket ettikçe bir midem olduğunu hatırlıyorum, yaşadığımı yani, henüz ölmediğimi.
ötesine aklım ermedi hiçbir zaman
müdrik miydim nâtık mıydım hâfız mı
adım bir intikam olarak bari anılacak mıydı acaba
tuzun gözüme durduğunun farkında olmadım
şerbetini bana ekşittikten sonra sundukları kızılcık
fark etmedim damarlarıma sızmış
cinsî temas haline getirmiş beni
olağan bile saymadığım dünyayla
gaflet miymiş yaşadığım istiğrak mı nereden bilecektim canıma batan
dikenleri ayıklamaya dalmışken
ibadetimden olmasa bari derken kuşkum
savaş bitmiş ben nöbette unutulmuşum