“Varlığım, yorganın altında da, insanların arasında da, hep aynıydı: Acılar içinde dünyanın bilincine varmış durumdaydı. Gün, mutluluk gibi doğmak bilmiyordu, sonsuza dek gecikecek gibi geliyordu bana.”
“Sahip olduğum ne varsa hep değişerek aynı kalan şu gökyüzüne benzer, uzaktan gelen bir ışıkla aydınlanan hiçlik kırıntılarıdır bunlar, ölümün mutlak gerçeklik olarak, uzaktan, hüzünle gülümseyerek altın rengine boyadığı hayat parçalarıdır.”
“Kendimdeki bene geri dönüyorum, bir hiç olsa bile. Gözyaşsız yaşlara benzeyen bir şey donup kalmış gözlerimi yakıyor, var olmamış bir sıkıntıya benzeyen bir şey kupkuru boğazıma oturuyor. Ama ağlamış olsam, ne, ne uğruna ağlamış olacağımın farkındayım, ne de niye ağlamadığımı biliyorum.
Düş evreni gölge gibi peşimde. Ve benim uyumaktan başka isteğim yok.”
“Sahip olmadığım kulübenin kapısında, hiç var olmamış güneşe karşı oturdum ve çoktan yorulmuş gerçekliğimin, gelecekteki yaşlılığın tadını çıkardım (şimdilik yaşlılığı bilmiyor olmanın verdiği zevkle). Varoluşun fakir kulları, henüz ölmemiş olmaktan başka ne ister?”