“Yüksek yosma Chrysomallo, Bizans’taki sarayının avlusunda, adamlarının yardımıyla, görkemli koşumu altında sabırsızlıktan kişneyen soylu kara atı Barsymès’e bindi. Sonra, sevinçle dolup taşarak, ovalar ve ormanlar içinde özgürce bir gezi yapmak üzere çıktı. Akşama doğru, nerdeyse tam konutuna dönmek üzere geri döneceği anda, mahmuzunun, kendiliğinden, sık ve düzenli bir biçimde, atının böğrüne batmakta olduğunu sezdi. Barsymès dört nala ileriye atıldı, bir daha da hiçbir şey durduramadı kendisini. Karanlık çökünce, yol biniciyi her yanda izleyen, yeşilimsi bir ışıkla aydınlandı. Chrysomallo, bu ışıkların çıktığı noktayı ararken, mahmuzunu gördü: su yeşili bir ışıltıyla ışıldıyarak dolayları aydınlatıyor, ayağını, kendisi istesin istemesin, sürekli olarak, her seferinde biraz daha fazla oymak üzere, atın kanlı yarasına getiriyordu. Bu çılgın kaçış yıllarca sürdü. Durmamacasına vurmakta olan mahmuz, gün boyunca soluk parıltısını koruyor, gece bu parıltıyı bir şimşek parıltısına dönüştürüyordu. Ve Bizans’ta hiç kimse Chrysomallo’yu bir daha görmedi.”