Seneca Stoacı üslubuyla şu sözleri söylerken, aslında yüce bir dille sesleniyordu: Hayırlardan gelen iyilikler temenniye, talihsizliklerden gelenler ise takdire değerdir. Kuşkusuz, doğayı alt eden şeye, doğru bir şekilde mucize deniyorsa, felaketlerde de ziyadesiyle mucize olduğu düşünülebilir. Bununla birlikte şu söz de bir pagandan işitilmeyecek kadar yüce olmakla birlikte, aynı yazarın diğer sözüne, zarafetiyle üstün gelir: Gerçek büyüklük, insan kırılganlığındayken Tanrı sağlamlığında olabilmektir.
İnsan doğasına yavaş yavaş sızan intikam, çok kesin yasalarla tümden yok edilmesi gereken vahşi bir adalettir. Gerçekten de, yapılmış bir haksızlık yasayı bozar, ancak onun intikamını almak, yasayı otoritesi bakımından tümüyle mahveder. Hiç kuşku yok ki, haksızlığın intikamını almak, kişiyi hasmıyla eşitler, buna karşılık kendini tutması onu yüceltir, zira bağışlamak krallara özgüdür. Hatırladığım kadarıyla Süleyman şöyle demiştir: Kusurları bağışlamak insanın şanındandır.
İnsanlar, kendi kafalarına göre, öyle değersiz karşı çıkışlar sergiliyor ve onları yeni kelimelerle biçimlendirip mutlak ve değişmez kılıyor ki, sonunda anlam sözü yönetmesi gerekirken, söz anlama hükmeder hale geliyor.
yaşamın sonunun, aslında doğanın sonuncu armağanı olduğunu söyleyen kişi çok daha doğru söylemiş (Juvenalis Saturae), İnsanlar için ölmek ve doğmak doğal olarak eşittir, hatta belki de bebek ikincisinde ilkine kıyasla daha az acı çekmez. Büyük bir hayır işi yaparken ölen, darbe alıp kan revan içinde kalmış olmasına rağmen yaralandığını neredeyse hissetmeyen kişiye benzer. Demem o ki, iyi bir iş peşinde koşmaya niyetli ve kararlı olan zihin, ölümün acılarından kendisini sıyırır.