Ancak, uygulamalı sanatlar ile mimari, görsel motifleri kendine aldığında, bunları kendi sanatsal "dillerine çevirirler"; yani mimari yapı, kendi imgesinin görsel anlamı içinde düzenlenir. Bu yüzden, burada bir nesnenin canlandırılmasıyla değil, N. Dimitriyeva'nın çok doğru tanımladığı gibi, onun canlandırılmasının bir belirtisiyle karşılaşmaktayız. Bu gibi şeyler, mimari ve uygulamalı sanat yasalarına göre yapılmış olsa da, bu yasalar plastik sanatların etkisiyle değişime uğrar. Aksi takdirde, mekânsal sanatlarda gerçek bir bileşim ortaya çıkamazdı.
Sanatsal kültür tarihi, sinema sanatının araya girmesiyle, söz sanatında bir başka dönüşümün yer alışına tanık olmuştur. Buysa, şunun açığa çıkmasını zorunlu kılmıştır: Bir filmin sanatsal olarak ortaya konabilmesi için, epik olsun, dramatik olsun, o anda var olan hiçbir edebiyat türüyle bütünüyle bir bağlantı içine girilememektedir. Ortada, epik ve dramatik biçimden olduğu kadar, lirik biçimden de ayrılan; ama dönüşmüş biçimde, bunların hepsini içeren ve kendine özgü bir sanatsal yapı gösteren yeni bir edebiyat türü olarak senaryo olmadıkça, film bir öykünün ya da piyesin basit bir resimlendirilme biçimi olmaktadır.
Bir Gauguin ya da Picasso resmindeki bu tür bir "müziksellik", ne Cézanne’ın resmindeki "mimarlık", ne de Matisse’in resmindeki "dekoratiflik" ölçüsü, soyutçuları tatmin etmiştir. Kandinsky ile Malevich, Delaunay ile Mondrian bu konuda bir adım daha ileri gitme cesareti göstermişlerdir. Ancak, soyut sanatın eninde sonunda ulaşacağı bir sınır olduğunu da göz ardı etmemek gerekir.
Soyutçuların içinde bulunduğu çıkmaz, her türlü katılıktan arınmış, "salt" ve "mutlak" bir resim anlayışı hayal etmelerinden kaynaklanmaktadır. Ancak böyle bir yaklaşım, soyutçuları resim sanatını başka sanat dallarından beslenen müzikal ya da süsleyici bir görüntü yapısıyla ilişkilendiren kuralların etkisine sokmaya; dolayısıyla resim sanatını, kendi özünden, yani görsellikten soyutlamaya götürmektedir.
Örneğin, 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında, şiir ile müzik arasındaki ilişkiyi ele alalım. Bu dönemde, bazı yazarlar, şiirin kendi içindeki müziksellikle yetinmeyerek, onu adeta bir tür müzik haline dönüştürmeye kadar vardırmışlardır işi. Bunun için de her şeyden önce, şiirin tüm sözcük-kavramsal anlam kapsamından sıyrılarak sadece ses ve ritim bağlamının korunması gerektiğini savunmuşlardır.
Alman şair Christian Morgenstern, Rus kübik-fütüristleri ve Fransız dadacıları bu yaklaşımı benimsemişlerdir. Ancak, bu deneysel yaklaşım tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır; çünkü müziği taklit etmeye kalkışınca şiir anlamını yitirmiştir. Öte yandan, Velemir Hlebnikov büyük bir şiirsel ustalıkla, şiirdeki ritmik öğelerin son derece etkinleştirilmesi ile sözcük yapısının bütünüyle çözülmesi arasındaki dengeyi ustaca koruyabilmiştir.