Dünya sanat tarihine baktığımızda, süslemenin hiçbir zaman başlı başına bir sanat dalı olmadığını, her zaman için mimarinin ve uygulamalı sanatların yardımcı bir aracı olduğunu görürüz. Süsleme, bir yanda müzik ve danstaki "dinamik" süsleme gibi, insanın manevi devinimini kendi gerçek akışı içinde, kendi değişkenliği ve gelişimi içinde verebilecek manevi bir kapsamlılık derecesine ulaşamazken, öte yandan, insanı çizen ve doğayı gerçek algısıyla yeniden biçimlendirdiği resimde olduğu gibi, bir iç manevi derinleşmeye de kapalıdır.
Antik çağda, hatta 18. yüzyıla gelinceye kadar, konuşma sanatı, estetikte başlı başına, tam değerleri olan bir sanat tarzı olarak değerlendirilmiştir; üstelik, daha sonra gelişmesi için de, estetikte konuşma sanatının varlığını unutturacak kuramsal bir doğrulamaya da rastlanmamaktadır. Bilindiği gibi, konuşma sanatının, insanın pratik etkinliği içinde, siyasi propagandada, avukatlıkta, hatta pedagojide bile çok etkin bir yeri vardır. Nitekim, konuşma sanatı, işlevselliği yoluyla, yani sanatsal anlatım gücü ile pratik (didaktik ya da propagandist) amaçların bir bireşimi olması dolayısıyla, işlevi yalnızca edebi bir metni canlandırmak olan oyunculuk sanatından da farklı, kendine özgü bir uygulama sanatıdır.
Ancak, korkunç etki gücüne rağmen, sözün olanakları sınırsız da değildir. Daha çok da, iki ana yönden sınırlanmıştır: birincisi, bir nesnenin bireysel olarak kendine özgülüğünü ve yinelenemez oluşunu verebilme bakımından, ikincisi, insanın iç yaşantısını, duygularını ifade edebilme bakımından. Buysa, açıkça şunu göstermektedir, söz, bir yandan, kendi gereği, tikel-olmanın değil, genel-olanın bir betimlemesidir; öte yandan, insan duygularının değil, ama insanın genellendirici düşüncesinin, düşüncelerinin dolayımsız gerçekliğidir.
Sizi sevmiştim, belki yüreğimde
Bu ateş onun için sönmedi;
Lakin saçınızın bir tek teline,
Hâlel gelsin istemem bilin ki.
Sizi sevmiştim, umutsuzcasına,
Öyle, aşklarda olduğu gibi.
Canı gönülden, fedakârcasına,
Kimse bu denli sevemez sizi.