“Çok üzüldüm,” dedim Aly’ye sımsıkı sarılarak. Kelimeler kifayetsiz kalıyordu. Neden böyle anlarda duyduğumuz empatiyi dile getirmenin daha iyi bir yolu yoktu? Keşke üzüldüm demenin ötesinde, kalbinizin o kişi için nasıl sızladığını ve elinizden gelse çektiği acıyı yok etmek için her şeyi yapacağınızı ifade etmenini bir yolu olsaydı.
“Bazı insanlar sadece o kadar zalimler. Bunun bir formülü yok. Aslında gözümüzde büyüttüğümüz kadar yüce değiller. Herhangi bir gerekçeleri de yok, sadece böyle davranmak hoşlarına gidiyor. Geri kalanlarımız da onlara tahammül etmek zorunda.”
Ama mesele şuydu: Artık onu ölüm korkusuyla harekete geçiren içgüdü yoktu, artık koşmak için acil bir sebebi kalmamıştı. Peki şimdi sırada ne vardı? Elinde daha büyük bir sorun vardı: Yaşamanın amacı.
Alice’in eşlik için ihtiyaç duyduğu tek şey, Peter’ın yanı başındaki tebeşirinin kendinden emin karalamalarıydı. Yalnız değildi. Güvendeydi. Bu evrende onunla aynı frekansta titreşen en az bir ruh daha vardı. Aslında Alice’in hissettiği en büyük mutluluk buydu; sessizliğini sevdiğiniz bir dosta sahip olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu bilmek.