Kadınların eşitlik talepleri ya "ciddiye alınamayacak bir fantezi" olarak ya da -en iyi ihtimalle- "mekanik eşitlik" arayışı olarak görülür; oysa uğraşılacak daha ciddi, daha acil sorunlar vardır ve bunlar, kadınların beden ve davranışlarının erkekler tarafından denetlenmesine karşı yürütülecek mücadeleyi hep ileri bir tarihe erteler durur.
Harvard Üniversitesi'nde ekonomi dersleri veren Nobel ödüllü Hintli profesör Amartya Sen, belirli bölgelerdeki kadın ve erkek oranlarına ilişkin istatistikleri karşılaştırarak dünyada 80 ila 100 milyon kadının kayıp olduğunu özellikle Asya'da bu kadar sayıda kadının daha varolması gerekirken varolmadığını belgelemektedir. Bu kadınlar, kadınların insan hakları hareketinin "kayıp"ları, “desaparecidos"lan sayılmaz mı, ve bu 100 milyon kadının katlinden hükümetlerin sorumlu tutulması gerekmez mi?
Kadınların, kocalarının mülkü olarak görülmesinin belki de en çarpıcı örneği, gene İngiltere'deki "karının satılması" -wife selling- geleneğidir. Gelenek uyarınca, karısından kurtulmak isteyen ve boşanma olanağı olmayan ya da bu yolu pahalı bulan koca, "karısı"nı açık artırmaya çıkarır, ve kadın en yüksek fiyatı ödeyen erkeğe satılırdı. "Karısı" üzerindeki mülk sahipliği hakkını daha da belirginleştirmek için, koca, karısını boynuna bir kayış takarak müzayede yerine götürürdü!
İnsan hakları konusunda cinslerüstü, "nötr" bir yaklaşım, yalnızca, "insan" kavramını "erkek" kavramıyla özdeşleştiren ataerkil anlayışı sürdürmeye ve pekiştirmeye yaramaktadır.
İngiltere'de, kadınların seçimlerde oy kullanmasını yasaklayan yasanın, 1832'de, liberal özgürlük anlayışının en itibarlı dönemini yaşadığı ve üstelik kadınların bu yöndeki taleplerinin kamusal alana aktarıldığı bir zamanda çıkarılmış olması hiç de rastlantı değildir.