Bu bakımdan Cicero'nun sözü, kadınlar için özel bir anlam taşıyor: Geçmişini bilmekten alıkonmak ile "sürekli çocuk bırakılmak" arasında gerçekten yakın bir bağ var; nitekim, ataerkil hukuk da bu durumu tescil edercesine çok uzun bir dönem boyunca kadınları, çocuklar ve delilerle aynı kefeye koyarak "kısıtlı" saymakta herhangi bir mahzur görmemiştir.
Tarih dışına itilip deneyimleri marjinalleştirilenler, elbette yalnızca kadınlar değil; tüm "altta kalanlar"; örneğin köleler, köylüler, proleterler, zenciler, vb. belirli zamanlarda tarih dışı bırakıldılar. Dolayısıyla, bu anlamda tarih, bütün evrensellik iddiasına karşın kısmi bir tarih, göreli bir tarih oldu. Ne var ki, burada ilginç olan nokta, kadınlar dışındaki toplumsal kategorilerin, tarih içinde konum değiştirip iktidardan pay almaya başladıkça ya da siyasal topluma dahil edildikçe, deneyimlerinin de tarihsel anlatı geleneğinin bir parçası haline gelmesi ama bu durumda da gene, o topluluğun erkek üyelerinin deneyimlerinin kayda değer bulunmuş olmasıdır.
Bütün bu kadınlar, dünyaya kendi imgeleriyle iz bırakırken o imgenin adını koyma hakkını başkasına bırakmıyorlar ve bunun da bedelini ödüyorlar. Yaşadığımız dünyada, kadınların işlediği kendi adını koyma "suç"u için her zaman yakılmak kadar dramatik olmasa da ödenecek bir bedel hep var.
Bir yandan çoğulcu ve hegemonik olmayan bir feminizm olanağını ciddiyetle araştırırken, bir yandan da yavan siyasal çoğulculuktan kaçınamazsak feminizmin siyasal gücünü yitirip kadınların deneyimlerinin eleştirel olmayan bir kabulüne dönüşmesi çok kolay.