meltem

Bu bakımdan Cicero'nun sözü, kadınlar için özel bir anlam taşıyor: Geçmişini bilmekten alıkonmak ile "sürekli çocuk bırakılmak" arasında gerçekten yakın bir bağ var; nitekim, ataerkil hukuk da bu durumu tescil edercesine çok uzun bir dönem boyunca kadınları, çocuklar ve delilerle aynı kefeye koyarak "kısıtlı" saymakta herhangi bir mahzur görmemiştir.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Tarih dışına itilip deneyimleri marjinalleştirilenler, elbette yal­nızca kadınlar değil; tüm "altta kalanlar"; örneğin köleler, köylüler, proleterler, zenciler, vb. belirli zamanlarda tarih dışı bırakıldılar. Do­layısıyla, bu anlamda tarih, bütün evrensellik iddiasına karşın kısmi bir tarih, göreli bir tarih oldu. Ne var ki, burada ilginç olan nokta, ka­dınlar dışındaki toplumsal kategorilerin, tarih içinde konum değişti­rip iktidardan pay almaya başladıkça ya da siyasal topluma dahil edildikçe, deneyimlerinin de tarihsel anlatı geleneğinin bir parçası haline gelmesi ama bu durumda da gene, o topluluğun erkek üyele­rinin deneyimlerinin kayda değer bulunmuş olmasıdır.
Bütün bu kadınlar, dünyaya kendi imgeleriyle iz bırakırken o imgenin adını koyma hakkını başkasına bırakmıyorlar ve bunun da bedelini ödüyorlar. Yaşadığımız dünyada, kadınların işlediği kendi adını koyma "suç"u için her zaman yakılmak kadar dramatik olma­sa da ödenecek bir bedel hep var.
Bir yandan çoğulcu ve hegemonik olmayan bir feminizm olanağını ciddiyetle araştırırken, bir yandan da yavan siyasal çoğulculuktan kaçınamazsak feminizmin siyasal gücünü yi­tirip kadınların deneyimlerinin eleştirel olmayan bir kabulüne dö­nüşmesi çok kolay.
Simone de Beauvoir'ın dediği gibi "bir kez daha, kendimizi farklılıklarımız içine hapsetme eril tuzağı­na" düşmemek gerekir.