Büyük umutla başladığım ama çok ayak sürüyerek okuduğum bir kitap oldu maalesef. Toplumsal ahlak kurallarının bireyin özgürce yaşamasının önünde nasıl bir engel olduğu güzel açıklanmış. Eminim ki Charlotte da bu hayatı yaşamak istememişti fakat bağlılıkları onu buna mecbur kıldı. Werther’a gelecek olursak karşılıksız duyduğu aşkın büyüklüğü çok saygı duyulasıca ama bu denli umutsuz ve melankolik olması içimi kararttı. Okuma hevesimi de kırdı. Acısını kalbimde hissedebildiğimi finale gelince fark ettim. Beklenilen bir son olsa da bu kadar üzülebileceğimi düşünmemiştim.
Bazen ben onu dünyadaki her şeyden daha fazla severken ve kendimi ona adamışken, sadece onu düşünüp, başka hiçbir şey istemezken, onun nasıl olup da bir başkasını sevebildiğini, buna nasıl cüret ettiğini anlayamıyorum.
Doğamız gereği, kendimizi diğerleriyle kıyaslamaya meyilliyizdir. Mutluluğumuz ve acılarımız da genellikle çevremizdeki nesneler ve insanlardan kaynaklanır. Bu yüzden, hiçbir şey yalnızlıktan daha tehlikeli değildir. Yalnızken hayal gücümüz devreye girip, bizi kanatlarının üzerine alarak kendimizi herkesten daha aşağıdaymışız gibi hissettirir. Her şey normalde olduğundan daha yüce, bizden daha üstün görünür. Zihnin bu algısı gayet doğaldır. Genellikle yetersizliklerimizi sürekli olarak göz önünde bulundurur, başkalarının bizlerde olmayan niteliklere sahip olduklarını düşünürüz. Bizdeki tüm nitelikleri onlara yükler, sonra da sadece hayal gücümüzde var olan mükemmel ve mutlu insanlar yaratırız.