Düşüncelerimiz üzerine düşünmeye başladığımız an, duygusal karmaşaya düştüğümüz andır.
Düşünceler üzerine düşündüğümüzde onlar yargılamaya, eleştirmeye ve her türlü duygusal kaygı deneyimlemeye başlarız.
Şöyle bir görüntü oluşuyor benim zihnimde. Bir düşünce beliriyor zihnimizde, mesela kötü bir şeyler yaşama düşüncesi ve bir anda ipler sarkıyor o düşünceden. Sarkan ipler tıpkı kuklaların ellerine ayaklarına dolandığı gibi bizim de elimize ayağımıza dolanıyor ve bu düşünce bizi tıpkı bir kuklacının kuklasının eline koluna hakim olduğu gibi bizim de elimize kolumuzu hakim oluyor.
Halbuki düşünce dediğin ne elle tutulur ne gözle görülür bir şey. Somut değil soyut, sembolik oluşumlar. Fakat yine de üç boyutlu, somut, kanlıcalı, devasa bir şey bizi engelleyecek gibi engelliyor bizi bu bir boyutta, soyut düşünceler.
Amaç, olduğumuzdan farklı bir insana -daha mutlu, daha huzurlu, daha sakin- mesela dönüşmek değilmiş. Tüm bunlardan daha basit, daha mütevazi bir şeymiş. Olan şeyi başka bir şeye dönüştürmektense, olduğu haline merakla, açıklıkla yaklaşmaya niyetlenmek demekmiş. Bu şey geveze ve karamsar bir zihnin ürettigi hikayeler olsa bile