Kimse yarasının çirkinliğini görmesin diye her yaranın üstüne sinek toplanır.
O sinek, senin yanlış düşüncelerinle kalben bağlandığın maldır. Yara ise senin karanlık ahvâlindir.
Eğer tabîb-i ma'nevî olan pîr-i kâmil, sendeki yaranın üstüne merhem koyacak olursa o vakit derdin sakin olur ve feryadın diner.
Yüce Allah, Firavuna dört yüz yıl ömür verdi; saltanat, padişahlık ihsan etti; dilediğini verdi ona... Bütün bunlar perdeydi; onu, bunlarla tapısından uzak tutuyordu. Bir gün bile, Allah’ı belki anar diye ona, bir muradına erişmezlik, bir başağrısı vermedi. Dileğinle oyalan, bizi anma, gecen hoş olsun dedi.
Bedeni sağ-esen olan kişi “Allah nerde” der, görmüyorum ki. Fakat bir ağrıya, bir sızıya uğradı, sayrılandı mı, yâ Allah, yâ Allah demeye koyulur; Allah’la sırdaş olur, söyleşir. Gördün ya, demek ki sağlık, perdedir ona; Allah, o derdin altında gizliymiş.
Tuğrul Efendi' yi konuşurken 'Türklük' konuşmamak mümkün değildir. O, sanki "Ecdadımızın heybeti ma'ruf-ı cihândır/ Fıtrat değişir sanma! Bu kan yine o kandır" dizelerinin vücut bulmuş hâli gibiydi. Onun için müslümanlıkla Türklük yahut türklükle Müslümanlık birer kardeş değil, birdir.