Mehmet Akif Akman

Yaşadığımız dönemin "en iyi" veya "en kötü" olduğu hakkındaki yüzeysel yargılarımız anlamını tamamen yitiriyor böylece. Aslında hepimiz, bize takdir olunan zamandaki rollerimizi oynamaktan öte bir şey yapmıyoruz. Ve, Cengiz'in askerlerinin nalları altında ezilen Orta Asya'ya değil, uçakla ve trenle bir şehirden diğerine kolayca geçiverdiğimiz Orta Asya'ya şahit olmak da, bizim verdiğimiz bir karar değil.
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
İslâm dünyasında İngiltere'nin yakın tarihteki rolü üzerinde yeterince durulmaması, İngilizlerin coğrafyanın bu hale gelişindeki etkisinin adeta unutulması, "emperyalizm" vurgularında okların hep ABD'ye yöneltilmesi, İran gibi bazı ülkelerin "Büyük Şeytan" başlığına İngiltere'yi hiçbir şekilde dâhil etmemesi gerçekten düsündürücüdür. Öfkeli sloganlar ABD'yi hedef seçerken, İngiltere adeta görünmez bir koruma kalkanı altında tutulmaktadır. Asya'dan Ortadoğu'ya, artık neredeyse bir asrı devirecek olan birçok devasa problemde ana faktör İngiltere iken, coğrafyanın halklarında da Ingilizlere yönelik olarak hayranlık derecesine varan bir sempati gözlemlenmektedir. Bu da, ayrıntılı izah isteyen bir durumdur.
Tarih, sadece tek bir coğrafya ve düzlem üzerinden okunamaz. Örneğin, Endülüs'ün düşüşüyle eş zamanlı olarak, İslâm coğrafyasının doğu tarafında Osmanlı'nın ihtişamı yükselmekteydi. Ebû Abdullah'ın tahttan indirilmiş üzgün bir hükümdar olarak Fes'te yapayalnız vefat ettiği yıl, İstanbul'daki Osmanlı tahtında Kanuni Sultan Süleyman oturuyordu
İnsan, tarihin hangi döneminde yaşayacağına kendi karar veremez. Zafer dönemlerinin de, hezimet dönemlerinin de kendine göre imtihanları vardır. Galip olunca verilen sınav ayrıdır, mağlup olunca verilen ayrıdır. İnsan hangi dönemde var olacağına kendisi karar veremediğine göre, geçmiş güzel günlerin hayalini kurup ağlamak da gelecek muhayyel güzellikleri düşünüp uyuklamak da beyhude bir çabaya dönüşebilir. Çünkü her ikisinde de günümüzün şartlarını ve acil vazifelerini ıskalama riski mevcuttur.
Sayfa 59·Kitabı okudu
Avrupalıların Endülüslü âlimlerde görüp benimsediği sarık-cübbe, zamanla Avrupa akademi ve hukuk çevrelerinde de kullanılmaya başlamıştı. Hatta bugün akademisyenlerimizin ve hukukçularımızın giydiği cübbelerin kaynağı da, tam olarak burasıydı.