1960'lı yıllarda, Pal Alto ekolü tarafından geliştirilen sistematik yaklaşıma göre, iletişimin temel işlevi bireyin kimliğinin onaylanmak suretiyle sabitlenmesidir. Başkasıyla yüzleştiğimizde kabul görmek istiyoruz: Olduğumuza inandığımız, olmayı istediğimiz ya da olduğumuzu ileri sürdüğümüz kişiyi onamasını bekliyoruz. Bu alışveriş olmadığında kimliğe dair arayışımız bir yere varmıyor.
Eşitliğin dinamiği "kadınların kazanımları -feminizm karşıtı tepkiler- suçluluk ve baskılama" üçlemesine dayanıyor. Kadınların kazanımlarının mutlaka somut olması gerekmiyor. Bazı erkeklerin bunları gerçek sanarak kendilerine tehdit olarak görmeleri yeterli çünkü feminizm karşıtlığı doğası gereği faraziyelerden besleniyor: kadınsı yıkıcılık, cinsiyet karmaşası, ailenin yok oluşu, eşcinsellik dalgası, erkekliğin bozulması...
400 yıl boyunca o büyük Kadın Tartışması'nı belirleyen metinlere bakıldığında karşı argümanların niteliğini değerlendirmek gereksizdir çünkü yeni bir argümana ender rastlanır. Bunların çoğu tam anlamıyla birer akılcılaştırma biçimidir. Nasıl ki siyahlar hakkındaki basmakalıp düşünceler sömürgecilik ve kölelikten öncesine dayanmayıp,tam tersine sömürgeciliği ve köleliği aklamak için üretilmişlerse, burada da ayrım mevcut düzeni doğrulamak için kurulmaktadır. Bütün basmakalıp düşünceler gibi sözümona akılcı argümanlar da günün beğenisine uygun olanlarla yer değiştirinceye kadar kalıyor. Hangi çağda olursa olsun bu akılcılaştırma çarkı nöbeti devralıyor: Bu argümanlar nesnel görünümlerinin ardında olumsuz ve bilinçsiz bir önyargıyı gizlemektedir:
Tutkusunda alışılagelmiş bir sahiplenme, kıskançlık ve yok etme duyguları yok. Tuhaf değil mi, tutkusal olmasına karşın, barışçıl bir insan benim babam.