"Başta söylemiştim. Sonra seni tersinden öldürdüm. Seni kalbimde doğurarak öldürdüm. Dünyada sevdiğim tek insan sensin, Portuga. Tek arkadaşım sensin. Bana kart, gazoz, şekerleme ya da misket veriyorsun diye değil… Yemin ederim, doğruyu söylüyorum."
"Seninle konuşmak istedim, çünkü buna çok ihtiyacım vardı. Biliyorum, babamın o yaşta iş bulamıyor olması kötü. Çok acı çektiğini biliyorum. Annem masrafları karşılamak için şafak sökmeden evden çıkmak zorunda kalıyor. İngiliz Değirmeni'nde, dokuma tezgâhlarında çalışıyor. Belinde özel bir kemerle geziyor, çünkü bir gün makara dolu bir kutuyu kaldırayım derken fıtığı çıkıverdi. Lalá derslerinde başarılı bir kız olsa da mecburen fabrikada işçiliğe başladı… Bütün bunlar çok fena. Ama yine de babamın bana o kadar vurmasına gerek yoktu. Noel'de bana istediği zaman vurabileceğini söylemiştim, ama bu kez abarttı."
Hayretler içinde bana bakmaktaydı.
"Vay anacığım! Küçücük bir çocuk nasıl olur da büyüklerin dertlerini bu kadar iyi anlayıp azap çekebilir? Böyle şey görmedim!"
"Nereye gitmek istersin?"
"Buradan uzaklaşalım yeter," dedim.
"Murundu yolunun oraya kadar gidebiliriz. Yakın sayılır, fazla benzin harcamayız."
Güldü.
"Küçücük bir çocuk olmana rağmen büyüklerin dertlerine nasıl böyle aklın eriyor?"
Evimiz öyle fakirdi ki tasarruf etmeyi erkenden öğreniyorduk. Her şey için çok para lazımdı. Her şey pahalıydı.