Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
İçimdeki benle yaşamak lanetine düştüm. Keşke kendime sırt çevirebilseydim ve sonsuza kadar bir daha karşılaşmayabilseydim. Ne kadar güzel olurdu sahiden.
Zaman geçince bazı yaşanmışlıkların unutulduğunu sanıyoruz, öyle olmuyor; vücudumuzda saklanan belalı, sinsi bir virüs gibi zayıf anlarımızı kolluyorlar, fırsatını bulunca her şeyin acısını çıkarmak istercesine merhametsizce saldırıyorlar. Hiçbir şeyin geçtiği yok; geçen sadece son ödeme günleri, banka sıraları, ilaçların son kullanım tarihleri, yiyecek içeceklerin marketlerdeki raf ömürleri ve öyle şeyler. Aslında sadece ömrümüz.
Kendi içinde kaybolmuşsan, hayatının eskisi gibi olma ihtimali giderek azalıyor ve o saatten sonra nereye gideceğinin, ne yapacağının, nasıl yapacağının pek bir anlamı kalmıyor.