Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Yalnızlığımın, kimsesizliğimin, istenmemişliğimin içine o kadar yerleşmiştim ki, hikâyemin içinde kaybolmuştum. Kendimi oradan kurtarıp başka bir hayata başlayamıyordum.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Kime ne kadar yetebilirdim? Kendime ancak yetebiliyorum... Kendime ancak yetiyorum, ancak kendime çare olabiliyorum, o da ne kadar oluyorsa. Şehir, insanın kendini düşünmesine, kendine çare olmasına bile fırsat bırakmıyor ki, annesine babasına çare olsun. Tahsilliyiz belki, iyi okullarda okuduk, sözüm ona kültürlüyüz, yetiştirdik kendimizi, paramız var, yabancı dilimiz var, görgümüz var. Ama çaremiz yok. Bu gerçek. Hepimiz çaresiziz.
Bütün klasikleri okudum. Anna Karenina, Madam Bovary, Karamazov Kardeşler, Çalıkuşu, Yaprak Dökümü... Ne bileyim, çok seviyorum. Eve gidince de okuyorum. Televizyonu açınca hep kötü şeyler görüyoruz, Meltem Hanım, yalan mı? Kitaplar öyle değil. Onlarda da kötü şeyler var ama gerçek değil. Bir de sürükleyici... Diziden iyi.
"Acaba" ile başlayan her ihtimal karanlıktı. Ama biz o ihtimallerin hep çok güzel, em azından mevcuttan daha güzel olduğunu düşünüyor, bu yanılgıyla kendi kendimizi yiyip bitiriyorduk. Oysa karanlıkların içinde kötü senaryolar da olabilirdi, mevcut halimizi aratacak senaryolar...