Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Evde oturarak dışarıdan gelecek hikâyeleri beklediğimi, artık hatırlamaktan usandığım kendi hikâyemi ancak başkalarının hikâyeleriyle yan yana gelince yeniden okuyabileceğimi; böylece kıyaslayıp anlayabileceğimi (mutsuz muyum, şanslı mıyım, kederli miyim, değersiz miyim, beyhude miyim, anlamlı mıyım) ve yeryüzünden çekip gitmeme daha varken, kalan vaktimin buna ancak yeteceğini, belki de yetmeyeceğini arkadaşıma anlatamadım. Anlamazdı.
O anlayabilecek, ben anlatabilecek olsaydım, benim gibi adamların cenneti olurdu dünya.
Oysa sabah vakit daha kolay geçer, müzik dinleyip kitap okurum, öğleden sonra hiçlik başlar, aksama doğru pekişir, güneş battığında kitaplar, müzik ve yeryüzü düşmandır artık bana. Gecenin olgunluğu yeniden insan kılığına sokar, çoğu insan gibi gece yarısından sonra uyurum.
Karanlıkta gözlerim açık yatarken içimde sebepsiz bir korku büyüyor. Ulaşabilsem, uykumda beni kendi körlüğüm bekliyor. Acınası halimi hiç değilse gözlerimden gizleyen körlüğümü istiyorum, ki böylece sabah olunca bir yaşama sevinci kıpırdasın içimde.