"Allah taksiratını affetsin."
Yüreğim kuş gibi çırpınıp göğüs kafesimden uçmak isterken, altınlı
yoldan yürüyüp üçüncü kapı olan Babüssaade'ye doğru yürüdüm. Bu kapı,
sarayın kalbi demekti ve buradan içeri imparatorluk ailesinden ve benim
gibi yakınlarından başka kimse giremezdi; adı da bu yüzden "mutluluk
kapısı"ydı zaten.
Bu cihanı kaybettikten sonra, öteki cihanı da kaybetmeye
dayanamazdım. Herkes bilirdi ki, bütün organları yerinde olmayan eksik
adamlar Cenab-ı Hakk'ın cennetine giremezdi. Orada benim gibi bir
hadıma yer yoktu.
İstanbul kendini lodosa bırakmış, denizin serpintileri altında kalmıştı.
Sarhoş balıklar vuruyordu kıyıya ve deniz bin bir gemi artığını taşıyor,
lodosçular ellerinde çuvallarla yarı bellerine kadar denize girmiş,
dalgaların getireceği ganimeti bekliyorlardı.
Ey benim Efendim, sen şimdi neredesin?
Samur kürklerin ısıttığı kutlu bedenin, hangi soğuk duvara yaslanmış?
Taş odalarda, nemli kuytularda ne arıyorsun ey Cihanın Padişahı?
Kazılmamış mezarlara kimler gömdü seni ecelsiz?
Kaderine hükmettiğin kullarının vefasızlığı soylu yüreğini kanatmadı
mı?
Gülkurusu kaftanından çekip götüren hoyrat eller, mübarek vücudunu
incitmedi mi?
Baldırı çıplak bir çocukken bulup adam ettiğin, sonra da vezirlik
verdiğin adam mı yaptı bu ihaneti sana?