Nereden başlayacağımı bilememenin çaresizliğiyle başlıyorum.
“Söylenecek sözün çokluğu bazen insanı dilsiz bırakır. Tıkanır kalırsınız.” sözünün hakikatine inanarak ama yine de yazmaya çalışarak başlıyorum.
“Hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. Yazı hariç. Yazı hariç. Evet tabii, tek teselli yazı hariç.” cümleleriyle biten Kara Kitap’ı anarak, hayatla yazının muhteşem buluşmasına şaşırarak başlıyorum.
Bozkırkurdu’nu okurken kendini hatırlatan “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyen Ali Şeriati cümlesiyle başlıyorum.
Daha kitabın ilk sayfalarında kitabın sonundaki Sihirli Tiyatro’daki binlerce kapıdan habersiz “Okudukça zihnimde sayısız odalar açılıyor” demiştim. Bu sayısız odalarda biriken sonsuz kelimelerimi bir düzene sokmak bu yazıyı yazmaya başlamış olan bana hala imkansız gibi görünüyor. Ama başladım devam ediyorum.
Neden böyle? Kaç kitap, kaç insan, kaç olay bizi şiddetle sarsıp her şeyi en baştan, en derinden düşünmemize, hissetmemize sebep olabilir? Bu gerçekleştiğinde de nasıl kolayca ifade edebiliriz her şeyi?
Parçalanmış iki ruh içindeki (kurt-insan) Harry Haller'i, onun gerçeklik ve düş algısını, eski ve yeni arasında sıkışıp kalmışlığını, sonsuz yalnızlığını, kendi içinde kaybolmuşluğunu ve bulunma isteğini hissetmek kolay ama ifade etmek zor.
Hepsi için ayrı bir kitap yazılabileceğini düşündüğüm, okuyup başa döndüğüm paragraflar, cümleler. Bazen sadece bir benzetme, bir kelime.
Harry Haller, kendi içinde kayıp, gerçeğin içinde, savaşı, teknolojiyi, burjuvayı, siyaseti ve daha birçok şeyi sorgulayan Bozkırkurdu ya da.
Harry'nin kendi yalıtılmış dünyasında birlikte yaşadığı yazarlar, sanatçılar. Bence hepsi ayrı bir araştırma konusu Harry'i daha iyi kavrayabilmek adına.
Descartes, Pascal, Shakespeare (Hamlet), Novalis, Dostoyevski, Nietzsche,