Erman Manav

"Bizi Harbiye efendileri gibi dört vakit namaza da sürmeye başladılar. Sabah namazları arzuya tabiydi. Mektebin musluklarında su olmadığı halde binlerce efendilerin ve arada zabit elbiseli üç namzet sınıfın elleri değnekli zabitler tarafından camiye sürülmesi -hindi sürüsü gibi- pek elim bir manzaraydı. Birkaçı müstesna, abdestsiz secdeye zorla yatıp kalkıyordu. Harbiye ikinci sınıf nihayetinde geçirdiğim şibh-i tifo hastalığından sonra abdest ve namazı yalnız evde ve cuma namazlarına bırakmıştım."
Reklam
"Paşa ... dedi: 'Mabeynde de söyledim. Padişah büyük ama etrafı berbat... Bunun için böyle perişanız.' Dedim: "Paşam, bir muhit ki fenadır onu etrafına toplayanın ruhunu göstermez mi? Fenaları seçip de onun etrafına gönderen mi var?' 'Allah feyzini artırsın ve bu millete büyük hizmetlere muvaffak etsin. Daha tahsilinizi bitirmeden, oraları görmeden vaziyeti takdir ediyorsun. İş dediğin gibidir fakat nasıl ilan edersin?' dedi."
"Artık Kuleli İdadisi'ni bitirmiştim. Fakat başımıza bir akaid dersi çıkardılar. Kuduri şerhini de üçüncü sınıfta okuduk. Harbiye sınıflarında da bu dersler devam edecekmiş. Makine ve kozmografya arasında bunun ne lüzumu var bilmem. ... Şiirde istediğimi yazabiliyordum. Derslerin zor fasıllarını ve rakamlarını şiire döker, pek kolay ve unutmamacasına ezberlerdim. ... Akaid dersini bu hale koymak mümkün olamamıştı. Çünkü bahisler zaten lâzımı gibi tuhaftı. Mesela: Bir kuyuya yelve kuşu düşerse, kuyunun suyu mekruh mu olur? İmam Muhammed olur dermiş, İmam-ı Azam olmaz dermiş gibi marifetler...