Bugün bir insanı, üzerindeki "kıyafetle" (görevi, pozisyonu, markası, aracı) tanımlıyoruz. Ancak o kıyafetin altındaki irade, vicdan veya "insanlık" bir kılıf haline gelmişse, geriye sadece içi boş bir zırh kalıyor. Matrix filmiyle birleştirirsek; ajanlar mükemmel takım elbiseler içinde, kusursuz birer "kıyafet"tirler. İçlerinde bir insan, yani bir ruh barındırmazlar; sadece sistemin kodlarını icra ederler. Toplumda "makamını dolduran" ama "insanlığını unutan" herkes aslında o üniformanın içindeki boşluktur. Elbise, aynı zamanda bir "perde"dir. İnsan, çıplakken (hem fiziksel hem de metaforik olarak, yani hiçbir paye ve statü olmadan) sadece kendisidir. O noktada, yalan söyleyecek bir maskesi, arkasına sığınacak bir statüsü yoktur. Hakikat, bu "çıplaklıkta" yani "yalınlıkta" ortaya çıkar. İnsan, üzerine giydirilen (veya zorla giydirilen) rengin/kimliğin ötesine geçebildiği oranda insandır. Kimliklerimiz, dış dünyada giydiğimiz üniformalardan ibaretse, sistemin içindeki birer "boş elbise" olmaktan öteye gidemeyiz.