O sıralarda babamın, ihmalciliğimi bendeki bir ahlâki bozukluğa ya da kusura yormasının adaletsizce olacağını düşünüyordum. Fakat şimdi, benim tümüyle kabahatsiz olmadığımı düşünmekle haklı çıktığı kanısındayım. Olgun bir insan her zaman sakin ve huzurlu bir zihin yapısını korumalı; tutkuların, geçici bir arzunun sükûnetini bozmasına asla izin vermemeli. Bilgi peşinde koşmak da bu kurala istisna teşkil etmez bence. Üzerinde yoğunlaştığınız çalışmalar sevgi hissinizi zayıflatıyorsa, basit şeylerden aldığınız, dışarıdan hiçbir şeyin karışmaması gereken tadı yok ediyorsa, o çalışmalar uygunsuz demektir; yani insan zihnine uymazlar. Bu kurala her zaman dikkat edilseydi, hiçbir insan, uğraşlarının herhangi bir şekilde ev içindeki sevginin sükûnetini bozmasına izin vermeseydi, Yunanistan köleleştirilmezdi, Sezar ülkesini kurtarırdı, Amerika'nın keşfi daha kademeli gerçekleştirilirdi, Meksika ve Peru'daki imparatorluklar yok edilmezdi.
O zamana dek son derece evcil, münzevi gibi bir hayatım olmuştu; bu yüzden yeni yüzlere karşı üstesinden gelinmez bir tiksinti duyuyordum. Erkek kardeşlerimi, Elizabeth'i, Clerval'i seviyordum; onlar "eski tanıdık yüzler"di, fakat yabancılarla ahbaplık etmeye hiç mi hiç hazır hissetmiyordum kendimi.
Her gün gördüğümüz, varlığını varlığımızın parçası bellediğimiz birinin ebediyen çekip gittiğine zihnin ikna olması çok zaman alıyor... Sevdiğimiz gözlerdeki parlaklığın söndüğüne, çok tanıdık, kulağımıza çok hoş gelen bir sesin susabildiğine, bir daha asla duyulmayacağına da...