Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde
dallanıp budaklandığını görüyordum.
Her daim ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir
gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş,
mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki
parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör Ee Gee, öbürü Avrupa,
Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Attila ve
garip adları değişik meslekleri olan daha bir yığın âşık, bir
başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı.
Bu
incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek
çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı.
Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken
görüyordum. Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü
karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı
istiyordum incirlerin, ama birini seçmek ötekilerin hepsini
kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa,
ayaklarınım dibine düşüyorlardı.
«Şiir nedir, bilir misin Esther?»
«Hayır, nedir?» diyordum.
«Bir avuç toz.»
Sonra, tam o gülümseyip gururlanmaya başlarken, «Senin
kesip biçtiğin kadavralar da öyle,» diyordum. «Tedavi ettiğini
sandığın insanlar da. Toz ne kadar tozsa onlar da o kadar toz.
Sanırım iyi bir şiir o insanların yüz tanesinin toplamından çok
daha uzun yaşar.»
Sanırım kızların çoğu gibi coşku içinde olmam gerekiyordu,
ama hiçbir tepki göstermek gelmiyordu içimden. Tıpkı bir
hortumun merkezindeki nokta gibi durgun ve bomboş, çevremdeki hayhuyun içinde yuvarlanıp gidiyordum.