Sylvia Plath'ın otobiyografik izler taşıyan tek romanı Sırça Fanus, 1950'lerin Amerika'sında genç bir kadının ruhsal çöküşünü anlatırken, aynı zamanda toplumsal cinsiyet rolleri, beklentiler ve kadınların bu roller içinde yaşadığı sıkışmışlık hissini çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Roman, Esther Greenwood' un gözünden dönemin kadınlara dayatılan kısıtlayıcı yaşam biçimlerini ve bu dayatmaların birey üzerindeki yıkıcı etkilerini inceler.
Roman boyunca Esther'in yaşadığı en büyük sorunlardan biri, toplumun ona biçtiği "kadın" rolünü benimseyememesidir. Geleneksel olarak kadınlardan beklenen evlilik, annelik ve ev işleri gibi alanlarda yetkin olma baskısı, Esther'in yetenekleri ve entelektüel ilgileriyle çatışır. O, edebi bir kariyere sahip olmak isterken, çevresindeki herkes onu evlenip çocuk yapmaya teşvik eder. Bu durum, Esther'in kendi kimliğini bulma ve kendini gerçekleştirme yolunda büyük bir engel teşkil eder. Esther, romandaki pek çok karakterin evlilik ve annelikle özdeşleşmiş hayatlarına şahit olur ve bu hayatların onu boğacağını hisseder. Kendini bu "normal" geleceğe hapsolmuş hissetmesi, ruhsal sıkıntıların temelini oluşturur. Dönemin güzellik anlayışı ve kadınların dış görünüşlerine verilen önem, Esther üzerinde baskı yaratır. Dergi editörlüğü stajında yaşadığı deneyimler, kadınların genellikle yüzeysel ve pasif rollerde görüldüğünü pekiştirir. Esther'in zekası ve edebi yeteneği, toplumun kadınlardan beklediği "pasif ve evcil" imajla çelişir. Bu çelişki , Esther'in kendisini "anormal" hissetmesine ve giderek toplumdan uzaklaşmasına neden olur. Kadınlara yönelik "ya akıllı ol ya da güzel" gibi ikili ayrımları Esther'in kimlik arayışını zorlaştırır.
Esther'in kimlik arayışı, yaşamın anlamsızlığına dair hisleri ve özgürlüğün getirdiği