Handan Saraç

Handan Saraç

YazarÇevirmen
8.0/10
2.653 Kişi
·
8.699
Okunma
·
2
Beğeni
·
605
Gösterim
Adı:
Handan Saraç
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1948
1948’de İstanbul’da doğdu. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni, ardından ODTÜ İdari İlimler Fakültesi’ni bitirdi. Chicago Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı. Metin yazarlığı, editörlük, çevirmenlik yaptı. Slyvia Plath, Gabriel García Márquez, Antonio Lobo Antunes, Irwin Yalom, Peter Carey gibi yazarların kitaplarını Türkçeye çevirdi.
Akılsız insan yalnız çevresini suçlar. Yarı-akıllı insan, kendisini. Akıllı insan ise ne çevresini ne de kendini suçlayandır.
"Eğer portakal ağaçları şu toprak parçasında değil de bir başkasında sağlam kökler salıyor, bol meyve veriyorsa, diyor Exupéry, işte o toprak parçası portakal ağaçlarının gerçeğidir.
İyi ama ben daha ne ağacı olduğumu bilemiyorsam, kök salabileceğim toprağı nasıl bulabilirim? "
Handan Saraç
Sayfa 84 - Can Yayınları
"Galiba yüreğimin, aklımın ulaşamadığım bir köşesinde kısa saçlı, beyaz yakalı, ürkek bir öğrenci olarak kaldım hep."
Handan Saraç
Sayfa 77 - Can Yayınları
On dokuzuncu yüzyılın başlarına değin bir kadın, ailesi son derece varlıklı ya da soylu olmadıkça, “ kendine ait bir oda” yı hayal bile edemezmiş. Üstelik toplum kadın yazarları yalnızca aldırmazlıkla değil, neredeyse bir çeşit düşmanlıkla karşılanırmış o dönemlerde. “ yazmak ha, yazmak senin neyine ?” Der gibi. Böyleymiş işte. Yine de inatla yazmış kadınlar. Benim içinde bulunduğum koşullardan yakınmaya hakkım olabilir mi ?
"Ne çelişki!
Özgürlüğe arayışa evet, başkaldırmaya, sınırları zorlamaya hayır. Kavramları savun, eylemden uzak dur!"
Handan Saraç
Sayfa 71 - Can Yayınları
256 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabı okumayın!
Bir kadının çöküşünü, çırpınışlarını okumak insanın yüreğine ağır gelir. Nefes almakta zorlanırsınız.

İlk yarayı henüz çocukken babasından almıştı Sylvia, yıllarca nefret etti babasından. Büyüdü, baba eksikliğini başka kollarla doldurmaya çalıştı ve aşık oldu. Hayalleri vardı evlenecekti o da herkes gibi, sevecekti sevilecekti ama eşi Ted aldattı Sylvia'yı. "Kendimi duygusuz ve boş hissediyordum, aklım, paramparça olmuş hayallerimin kırıntılarıyla doluydu."
İlk en yanındakiler bıraktı elini... Tutunamadı Sylvia o da yaralarından bir Esther yarattı.

Sırça Fanus, Sylvia Palth'in intihar etmeden bir ay önce yayınlattığı romanı. Esther Greenwood, başarılı bir üniversite öğrencisidir, New York'a gelir ve bir moda dergisinde iş bulur. Ne var ki işler istediği gibi gitmez, iş dünyasındaki rekabet ve acımasızlığı görür kimlik arayışı içerisinde bulur kendini. Bir 'sırça fanus'un içinde nefessiz kalmış gibi hisseden Esther, dünyaya daha fazla tahammül edemeyecek hale gelir. "Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır."
Artık intihar, Esther için de bir seçim değil, zorunluluktur. Tıpkı 11 Şubat günü, 2 çocuğunu odalarında bırakıp kapıyı bantladıktan sonra mutfakta fırının gazını açarak intihar eden Sylvia gibi. Onu hapseden camları kıramayan Sylvia'nın, içeride ölmeyi tercih etmesi onun güçsüz olduğunu mu gösterir? Camları kırılamayacak kadar kalındı belki de. Ne kadar nefes alabilirdi ki bu fanusun içerisinde?

İlk yarısı Esther'in erkeklerle ilişkilerini anlatıyor, ergenimsi gençlik kitabı kıvamında ilerlese de sonrası mükemmeldi. Kitap asla intiharı güzel göstermiyor sadece hayatın gerçeklerini yüzümüze çarpıyor. Kendi gibi feminist bir karakter yaratmış Sylvia. Bu kadar yaralı bir ruha rağmen, kalemi o kadar naif ki. Anladım ben seni belki çok geç ama anladım. Seni tanımış olmayı çok isterdim.
Erhan
Erhan Aşkın Celladı ve Diğer Psikoterapi Öyküleri'ni inceledi.
303 syf.
·14 günde·Beğendi·9/10
Irvin D. Yalom ile çoğu insan gibi Nietzsche Ağladığında ile tanışmıştım. Daha önce böyle bir kitap okumamıştım – psikoterapinin revaçta olmadığı zamanlardı- Psikanalizin doğduğu yıllar Nietzche, Brauer, Freud, bir de yazarın o kendine özgü anlatım tarzıyla birleşince uzun süre etkisinden çıkamayacağınız bir kitapla karşılaşmış oluyordunuz. Divan 'ı okudum sonra- daha farklı- 1980'lerin Amerikan filmleri tarzında- bir kitaptı , ama o da etkiledi beni. Yakın dönemde okuduğum – daha çok hayatının son dönemine gelmiş insanlarla yapılan – terapi hikayelerini anlatan Günübirlik Hayatlar 'ı da bu iki roman kadar vurucu bulmasam da beğendim.

Aşkın Celladı ve Diğer (9) Psikoterapi Öyküleri de Günübirlik Hayatlar gibi yazarın yaptığı gerçek psikoterapi süreçlerinden oluşmakta. Ondan 25 yıl önce yazılmış tabi. Kitapta kendi deyimiyle “varoluş sancılarıyla cebelleşen” 10 kişinin öyküsü var. Bu 10 hastanın da onayını alarak (ve tabi isimlerini de değiştirerek) yayınlamış kitabını. Ben olsam onay vermezdim aslında. Belki onay alamadığı için bizlere aktaramadığı farklı hikayeler de mevcuttur, kim bilir.

Uzun bir önsöz var kitabın başında; yazar önce kendi inandığı varoluşsal psikoterapiyi açıklıyor, sonra da öykülerdeki temel problemlere değiniyor. Dil kesinlikle zorlayıcı değil. Zaten Yalom'un bu derece sevilmesinin bir sebebi de en karışık durumları bile okuyucuyu sıkmadan, hikayenin içine katarak anlatabilmesinde gizli. Önsözde psikoterapi açısından önem taşıyan gerçekleri sıralıyor Yalom ve öykülerdeki terapi süreçlerini bu açıdan değerlendiriyor; ölümün kaçınılmazlığı, yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz, nihai yalnızlığımız ve yaşamımızın bir anlamdan yoksun oluşu. Farklı sebeplerle kendine gelen hastaların varoluşun bu gerçekleri ile yüzleşmelerini sağlıyor bir nevi. Tabi burada böyle anlatınca fazla bir şey ifade etmiyor belki ama Yalom o uzun önsözde bile bir şeyleri düşündürtüyor insana. Kalemi çok güçlü ve bunu göstermekten kaçınmıyor hiç Nietzche Ağladığında'da olduğu gibi. Zaten bize kendimizi anlattığı için, öykülerin içine giriveriyoruz biz de hemen.

Ben de kısa kısa değinirsem hikayelere spoiler olmaz diye düşünüyorum. Çok satan Bir Psikiyatristin Gizli Defteri gibi sadece ilginç olayları toplayıp tedavilerini anlatmamış sonuçta Yalom. Bütün bir psikoterapi sürecini olanca samimiyetiyle, kendi duygu düşüncelerini, yaptığı yanlışları da büyük bir cesaretle ortaya koyarak ve okuyucuyu hiç bir zaman dışarıda bırakmayarak açıklamış. Süreçleri anlatmış yazar ve okutuyor kendini. Ben her hikaye için bir gün ayırdım işin doğrusu. Biraz düşünmek istiyor insan.

"Aşkın Celladı" kitaptaki ilk terapi süreci. Kendisinden oldukça genç birisine aşık olan yetmiş yaşındaki bir kadın var baş rolde. Yalom tıpkı Dr. House gibi kurcaladıkça kurcalıyor her şeyi ve hikayenin adı gibi bir Cellat oluyor sonuçta. Gerçekten dokunaklı bir öykü.

"Tecavüz Yasal Olsaydı"da “pis” olarak tabir edebileceğimiz bir hasta var. Kanser hastası ve kafasında kadınlarla beraber olmak dışında bir şey yok. Yalom sonlara doğru olaya “Senin anana bacına yapsalar” şeklinde, Türk modunda yaklaşınca yazarla kendimizi neden bu kadar çok bağdaştırabildiğimizi daha iyi anlıyoruz biraz. Mutlu/mutsuz bir sonla bitiyor bu hikaye de.

"Şişman Bir Hanım"da yazarımızın şişman kadın nefretini görüyoruz bir parça, hastasıyla birlikte kendisi de tedavi oluyor burada gerçekte. Transfer- konttransfer olayıyla karşılaşıyoruz bu hikayede bolca- hastanın doktordan ya da doktorun hastadan aldığı olumlu/olumsuz duygular ve bunların terapiye olan etkisi diyebiliriz kısaca.

"Yanlış Çocuk Öldü" isminden de tahmin edilebileceği gibi yıllar önce ölen kızının acılarını hala olanca ağırlıyla yaşayan güçlü bir anneyle ilgili (Hepsini tahmin edemezsiniz tabi:). Diğer hikayelerde olduğu gibi terapi ilerledikçe yapılan kazılardan farklı şeyler de çıkıyor.

"Benim Başıma Geleceğini Hiç Düşünmemiştim"de bir kaç yıl önce eşini kaybetmiş yaşlı bir kadının çantasının çalınmasıyla su üstüne çıkan çaresizlik sorunu işleniyor.

"Usulca Gitme"nin ana teması ölüm korkusu. Ama hikaye/terapi öyle başlamıyor tabi. Yaşlı bir adama eski aşk mektuplarını saklaması için Yalom'a vermek istiyor (Bu arada yazarın da halen sakladığı mektuplar olduğunu öğreniyoruz- anlatmıştır herhalde eşine artık)

"İki Tebessüm"de başka bir doktorla yapılan ortak bir seansta, insanların belli bir olay karşısındaki algılamalarının ne kadar farklı olduğunu görüyoruz. Tüm kitap boyunca süren mükemmel tespitler bu hikayede de devam ediyor, #33202233 ve #33202909 alıntılarında olduğu gibi. Hikayenin sonundaki ufak Flaubert'in Papağanı öyküsüyle gerçekte hiç bir şeyin düşündüğümüz ya da algıladığımız gibi olamayabileceğini hissediyoruz.

"Üç Açılmamış Mektup"ta kendisine sanal bir korku yaratıp onun içine hapsolan bir adamı tanıyoruz. Burada Yalom'un fazla bir etkisi yok açıkçası. Onca uğraşı sonuçsuz kalıyor ve adam tesadüfi etkenlerle normal hayatına geri dönebiliyor.

"Terapi'de Tek Eşlilik"de yazarımız hastanın terapi sırasında ortaya çıkan diğer kişiliğine aşık oluyor (Bu hikayeyi hastaya okuttuğunda neler hissetti hiç bilemiyorum açıkçası). Her şeye rağmen hastaya sadık kalıyor ve sonuçta mutlu sona ulaşıyoruz. Ama diğer kadına olan özlemini hikayenin sonunda da vurguluyor Yalom.

Son hikaye "Sahibini Arayan Düşler"de migrenine sebep olarak seks performansını gören yaşlı bir muhasebeciyle birlikteyiz. Yalom ilerleyen seanslarda farklı bir kişilikle karşılaşıyor kendisiyle rüyalarla haberleşmeye çalışan. Ve terapiyi bu rüyaların üzerinden şekillendiriyor.

Gerçekten kitap boyunca bir şeylere inandırmaya çalışmıyor sizi Yalom , sadece insana dair bazı hikayeler anlatıyor ve siz de kabul ediyorsunuz bunları. Kendinizden biliyorsunuz çünkü çoğu şeyi. Bence psikoloji, psikiyatri vb. şeylere ilgi duymasanız da alıp okuyun kitabı. Kendinizi tanımanızı ve çevrenizdeki insanlara farklı gözle bakmanızı sağlayabilir belki. İyi pazarlar.
69 syf.
ELİNİN KÖRÜ
Bütün olmazlara
cevaben.

Gabriel’in Türkçe okunuşunun Cebrail olduğunu biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum. Şaşırtıcı!

Latin Amerika’nın en iyi yazarlarından birisi olan Gabriel Garcia Marquez’in kısa ancak düşündürücü öyküsü. Bir kitabı okurken kendimizi genelde ana karakterin yerine koyar, öyle değerlendiririz. Ancak bu kez kendimi albayın eşinin yerine koydum. Gerçekten bu adama sabretmek kolay iş değil! Kadını hasta edip yataklara düşüren eminim bu albayın umarsızlığa varan hareketleridir.

—-SPOİ ALAN—-

Albay her cuma şehre gelecek geminin yolunu gözler. O gemi gelmesine geliyor ancak bir türlü albayın istediği mektubu getirmiyor: 15 yıl düzenli olarak her cuma gemiden inen posta şefini gözleyen albay hayal kırıklığını giyiniyor bedenine.

Latin Amerika’da savaş sonu sokağa çıkma yasakları, sansürler vs durumlar oluşuyor. Gazeteler sadece halkın görmesi gerekenleri yazıyor. Halk kıtlığı yaşıyor. Albay ve eşi de bu durumdan müzdarip. Savaş gazisi olan albay emekli olup maaş almanın hesaplarını yapıyor ancak bunun hayalden öteye gidemeyeceğini kendine itiraf edemiyor. Geçinmek için evde ne varsa satan bu çift bütün umudunu horoza bağlıyor. Kendileri aç kalıyor ama horozu aç bırakmıyorlar. Kapakta yer alan horoz, en az Franz Kafka’nın Dönüşüm kitabının kapağında yer alan böcek kadar gereksiz.

Kitap içerdiği mesajlar ve dönemin ağır şartlarına getirdiği eleştiriler açısından güzel. Diyaloglar da bir bakıma güzel ancak kitap baya baya eksik bitti.
-Albay emekli maaşını aldı mı?
-Ocak ayında horoz dövüşüne katıldı mı?
-Hastalıkları sonucunda öldüler mi? Kaldılar mı? Bunlar hep soru işareti olarak kaldı üstad Cebrail!

Bir oturuşta bitireceğiniz bir kitap. Bekleyen, umut eden, çaresizliği, hayal kırıklığını dibine kadar yaşamış bir albayın öyküsü!

Bugün Cuma , albaya mektup yok mu?
256 syf.
·Beğendi
Hiç kendinizi kapana kısılmış gibi hissettiniz mi?
Ya da gerçekten sizi sevdiğini söyleyen insanların sadece sözde kaldıklarını ve aslında onların işine yaradığınız sürece sizin yanınızdaymış gibi yaptıklarını?
Hiç sizi sevabınızla günahınızla sevecek biri olduğuna inandınız mı?

Bu sorulara belki evet diye yanıt vereceklerimiz olacaktır nadir olsa da ama genelde çoğumuz kendimizi bu yalan dünyanın içinde çaresiz ve yapayalnız hissetmişizdir.Kimilerimiz belki bu durumun üstesinden bir şekilde gelmiştir, kimilerimiz ise bu kadar yükün altında yok olup benliğimizi, kimliğimizi kaybetmişizdir. Ben bu kısır döngü içinde etrafıma baktığımda kendimi şanslı olarak görenlerdenim. Belki de bu benim savaşçı ve özgür bir ruha sahip olmamla alakalıdır ya da hayal kırıklılığına uğramamak adına kimseden bir beklentim olmayışına bilemiyorum fakat bu kitaptaki Esther karakteri beni derinden etkiledi diyebilirim.Çünkü o hayatın zorluklarına karşı kendi sırça fanusunun dışına çıkamadı ve her şeyden, kendinden vazgeçti.
Onu kurtarabilir miydim diye sordum kendime ama buna kesin bir cevap bulamadım. Etrafımda ona benzeyen insanları düşündüm ve elimden çok şey gelemediğini fark ettim. Tutunacak bir dalın yoksa düşersin...

İncelemimi çok sevdiğim bir şiirle bitirmek istiyorum.

Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim...
Ya kızacağım yağmura etrafı ıslatıyor diye,
ya da seveceğim onu çiçeklerimi suladığı için...
Ya sızlanacağım bozulan sağlığıma,
ya da hayatta olmayı kutlayacağım...
Ya içli içli sitem edeceğim anne babama, beni büyütürken veremedikleri şeyler yüzünden,
ya da onları yürekten seveceğim beni dünyaya getirdikleri için...
Ya kaybettiğim dostlar için yas tutacağım,
ya da yeni insanlarla yeni dostluklar peşinde koşacağım...
Ya köye inmek zorunda olduğum için mızırdanacağım,
ya da gidecek bir köyüm olduğu için sevinç dolacağım...
Ya sıkıntı basacak dikenli güllere katlanmak zorundayım diye,
ya da dikenlerin gülleri var diyerek umut dolacağım...
Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim...

Leo Rosten
256 syf.
Slyvia Plath, yazarı, şairi Nilgün Marmara ' nın intiharını bir dergide okurken tanımıştım. 30 yaşında intihar etmiş olan Slyvia Plath ' ın , 29 yaşında hayatı hakkında tez hazırlayıp , etkilenen ve sonucunda intihar eden Nilgün Marmara dolayısıyla. Sırça Fanus üç yıldır okumayı ertelediğim bir kitap. Kendi manic depresyonundan kesitler verdiği yarı otobiyografik kitabı. Kitap başta sıradan liseli aşkları anlatacak eğlenceli bir kitap seyrinde gidecek sanıyorsunuz. Ama birdenbire Esther ' in darmadağın psikolojisi içerisinde buluyorsunuz kendinizi. Feminist kimliğiyle sıkça ismini duyduğumuz yazar, kendisi gibi feminist bir karakter oluşturmuş kitapta da. Karakter iflah olmaz bir akıl hastası diye düşündürtüyor. Yalnız kitaptaki ani duygu geçişi rahatsız etti beni. Bunun dışında akıcı, güzel bir kitaptı. Kendimden çokça parçalar buldum ve keşke okumayı bu kadar geciktirmeseydim. Tavsiye ederim...
69 syf.
·Puan vermedi
Spoiler İçerir
Merhabalar 1982 Nobel Edebiyat Ödüllü yazarımızın Albaya Mektubu’nu okurken emekli albayın palmiye çatılı,eski ve bakımsız bir evde kaldığı gözlerinizde canlanacak okurken.Konu olarak emekliliğe ayrılmış bir albayın her cuma verilecek olan maaşını mektup olarak sabırla bekler.Ancak gelmeyince postahaneye gider seneler geçmesine rağmen mektup gelmez.15 yıllık Emeklilik maaşı gelmediği için evlerini ipotek edip eşyalarını satarlar.Albay ve eşinin elinde sadece saat,resim ve horoz kalmıştır.Kaybettiği oğullarından kalan horozu beslemektedirler.Albay kendine yiyecek bir şey alamazken horozu doyurur.Çünkü zamanla horoz onun için ekmek kapı olacaktır yani horozu dövüştürecektir.Tek umutları horozdur.
Kitapta beğendiğim bölüm ; “Albay kahve tenekesinin tepesini kaldırdı ve yalnızca bir kaşık kahve kalmış olduğunu gördü kabı ateşten indirip suyun yarısını toprak zemine döktü ve çekilmiş kahvenin son zerrelerini de pas kırıntılarıyla karışıp kaba dökülene kadar tenekenin içini bir bıçakla kazıdı.”Albayın ölen oğluna ve eşine olan sevgisine ve sadakatine hayran kaldım.
Keyifli Okumalar Dilerim
303 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Psikoterapi öyküleri ve psikoloji kitapları okumayı çok sevmekle birlikte, okurken hissetiğim zihinsel yorgunluk, bedensel yorgunluk ve duygularımı en uçlarda yaşamak, hikayelerin gerçek olması,Irvın Yalom’un hastalarına yaklaşımındaki samimiyet ve gerçekleri olağan akışıyla aktarmasına bağlı diye düşünüyorum.
Her hikayede muhakkak kendimizden, kök ailemizden ve arkadaşlık ilişkilerimizden benzer olaylarla karşılaşmışızdır. Ama bunlarla yüzleşmek zorunda kalmak ve kendi yaşamımı sorgulamak her zaman biraz da acı olmuştur. Irvın Yalom’unda dediği gibi “İncelenmemiş bir yaşam, yaşanmaya değmez.”
Sonrasında değip değmeyeceği farkına vardığınız duruma ve insana göre değişecektir de şüphesiz..Hikayelerdeki gerçek kahramanların (onlar bana göre hasta değil:)) analiz sürecinde yaşadıkları acı olaylarla ve geçmişleriyle nasıl yüzleştikleri, adım adım ilerlemeleri, terapistin yaklaşımı,her birinin içinde bulunduğu çıkmazların, hastalıklarının, ölüm korkularının, acıyı ıstıraba çevirip oraya saplanıp kalmalarının altında yatan nedenleri yine onların bulup çıkarmalarına yardımcı olarak ve iyileşme yolunda sorumluluğu onlara vererek, hayatlarında nasılda köklü değişiklikler yaptıklarına şahit olunca yaşadığım tüm yorgunluk ve acı birden anlam kazanıyor. İşte diyorum olması gereken hayata tutunmak her şeyin farkında olmak ve farkındalıkla yoluna devam etmek umut var her zaman. Tabi her durum ve olay için geçerli değil ben biraz şahsi yorumlamak istedim belki okuduğu zaman kendinden bir şey bulan olur da ilham olur diye...

On tane sarsıcı hayat öyküsü, hepsi yaralı, hepsi çocukken almış bu yaraları, hepimiz gibi... kimse suçlu değil aslında dedim bu öyküleri okurken, hiç annelik görmemiş bir kadının anne olduğu zaman (şartlara bağlı değişebilir) nasıl bir anne olacağını kim kestirebilir ki bilmediği, tatmadığı, yaşamadığı hangi duyguyu verebilir ya da yaşadığı korkuları, yoksulluğu, tacizi, tecavüzü (öz baba) henüz tüm bunlarla yüzleşmeden nasıl bu duygulardan koruyabilir, koruyamazsa kim suçlu burda bir ton cevap çıkar ama o an için bir cevabı da çözümü de yoktu hiçbirinin. Aynı durum erkek çocuklar içinde geçerli ve onların üzerindeki toplumsal baskıları ve tabularıda düşününce eyvah diyorum. Hangimiz ölümü gülerek karşılayabiliriz düşünmek bile çoğumuz için zor. En sevdiklerinizi mezara koyunca hissettikleriniz peki; hele çocuksanız nasıl anlamlandırırsınız ki o duyguyu ya da bir duygu olmalı mı onu bile bilemeyiz.

Aşk peki? Aşkın celladı olan Thelma, farkında olsaydı kendi gerçeğinin acaba sekiz yılını bir yanılsama olan ama onun aşk sandığı saplantıyla yaşar mıydı?

Tam da burda Terapist aslında bağıra bağıra söylemişti;
“O bir yerdeydi, sense bir başka yerde. O bir psikoz içinde kaybolmuştu. Sınırlarının nerede olduğunu —kendisinin nerede bitip senin nerede başladığını— bilmiyordu. Senin mutlu olmanı istiyordu çünkü kendisinin seninle aynı olduğunu sanıyordu. Bir aşk deneyimi yaşamıyordu çünkü kendisinin kim olduğunu bilmiyordu. Senin deneyiminse çok farklıydı. İkinizin birbirinize derinden aşık olduğu, paylaşılmış bir romantik aşk halini yeniden yaratamazsın, çünkü o aşk zaten hiç orada değildi.” Ama acaba farkında olacakmıydı, kendisiyle yüzleşme cesareti olacakmıydı?

Peki yakalandığı hastalığın kanser olduğunu gizleyip aslında ölümü inkar ettiği gerçeğiyle yüzleşecek miydi?

Yine kanser sebebiyle babasını kaybeden bir kadının obezitesinin, bağlanamama sorunlarının, asosyal davranışlarının altındaki dinamiğin sebebi?

Penny! Ah Penny!! Sanırım beni en çok etkileyen hikaye oldu. Aileden birini kaybetmenin acısımıydı beni bu hikayede bu kadar tutan sanırım evet! Okurken defalarca şoka girdim, nasıl dedim yaa bu kadarı da nasıl olur ki? farkında olmadan, yaşadığı kaosta sürüklenirken bilinçaltının o hain mesajlarıyla geleceğini mahvetmesi! İster istemez yine çocukluk yine anne yine baba etkisi...

Bir yerde bağırısam geldi yeter diye, kendinizi tanımadan, kim olduğunuzu bilmeden, yetişkin olmadan, birey olmadan ebeveyn olma heveslerinizden lütfen vazgeçin!
Coğrafya kaderdir diye bir söz var ama bence anne baba ve büyüdüğün ev kaderdir.
Penny çocuğunu kaybetti orda tutundu kaldı o acıda tutunma ısrarını okudukca şoka gireceksiniz eminim. Şaşıracaksınız benim gibi yani nasıl bir bilinçdışı bu noktaya getirir bir insanın hayatını diyeceksiniz. Acısına tutunan her insan gibi etrafını ihmal ederek diğer kayıpların önünü açarız ister istemez.
Bir noktada hayat durmuştur orda ya da öyle isteriz o acıda kalıp devam etmek zorunda olmaktan korkarız, gerçekten zordur bu ve bu gerçekle yüzleşmek kolay olmaz.

Irvın Yalom;
“ bir başka zorlayıcı sınır deneyimi de bizim için önemli birinin-sevilen bir eşin ya da arkadaşın- ölümüdür, bu da bizim kendi yaralanmazlığımıza ilişkin yanılsamamızı darmadağın eder. Çoğu insan için katlanılacak en büyük kayıp bir evladın ölümüdür. O zaman yaşam bütün cephelerden saldırıya geçmiş gibi olur: ana babalar harekete geçme konusundaki yetersizlikleri nedeniyle suçluluk ve korku duyarlar; sağlık personelinin güçsüzlüğüne ve gözle görülür duyarsızlığına öfkelenirler; Tanrının ya da evrenin adaletsizliğine verip veriştirler (birçoğu adaletsizlik gibi görünenin gerçekte evrensel kayıtsızlık olduğunu er geç anlar). Çocuklarını kaybeden anne ve babalar aynı zamanda, kıyaslama yoluyla, kendi ölümleriyle de yüz yüze kalırlar: savunmasız bir çocuğu korumaktan aciz kalmışlardır ve günle gecenin birbirini izleyişi gibi, sıraları geldiğinde kendilerinin de korunmayacağı yolundaki acı gerçeği anlarlar.”
.................
Yine Penny için Irvın Yalom’un çıkarımı;
“anne babaların bir başka önemli sorunu üzerinde düşünmeye başladık; yaşamındaki anlamın kaybı. Anne-babayı, kardeşi ya da çok eski bir arkadaşı kaybetmek çoğu kez geçmişi kaybetmektir: ölen kişi çok eski dönemlerin değerli olaylarının yaşayan tek tanığı olabilir. Ama bir çocuğu kaybetmek geleceği kaybetmektir. Kaybedilen, kişinin yaşam projesinin ta kendisidir—ne için yaşadığı, gelecekte kendini nasıl tasarladığı, ölümü aşmayı nasıl umut edebileceğidir( insanın çocuğu aslında onun ölümsüzlük projesidir). Bu durumda, mesleki dilde, anne babanın kaybı “obje kaybı” (“obje” insanın iç dünyasının oluşumunda etkili rol oynamış olan kişidir) iken çocuğun kaybı “proje kaybı”dır. Yaşamın yalnızca nedenini değil nasılını da ortaya koyan belli başlı, düzenleyici yaşam prensibinin kaybı. Bu durumda çocuk kaybının katlanılması en güç kayıp olmasına, birçok anne babanın beş yıl sonra hala yas tutuyor olmasına, bazılarının hiçbir zaman kendilerine gelememesine şaşmamak gerekir”der
Irvın Yalom
...
Geri kalan hikayelerde de benzer dinamikler bir o kadar farkındalık yaratacaktır kuşkusuz.
Acınızı yaşayın ama ıstıraba çevirmeyin der.
Elbette kayıplarımız, acılarımız, travmalarımız olacak ama farkındalığımız yeniden başlama gücümüzde hep içimizde..
Her gün yeniden doğuyoruz ve her gün değişiyoruz, değişmeliyiz başka seçeneğimiz olmamalı.. Kendimize yatırım yapmalı, kendimizi tanımalı ve şefkat göstermeliyiz kendimize; kendini sevmeyi bilmeyen başkasını sevemez ki..

İyi okumalar️
69 syf.
·8/10
Şöyle “oturayım elime aldığım kitap bir çırpıda bitsin” denildiğinde okunabilecek bir kitap gibi görünmesinin yanında çok derin anlamlara sürükleyen cümlelerle dolu. Gerçekçiliğin sadeliğiyle , imgelerin sarsıcılığının birleştiği bu uzun öykünün sonu pek umduğunuz gibi değil. Sonuçta Dostoyevski dedemiz boşuna dememiş; “Bil ki ‘mutlu son’ diye bir şey yoktur. Çünkü, bir şeyde ‘son’ varsa orada mutluluk yoktur!”.
Bu da gerçek hayatın acımasız yani.

"albaya mektup yok" marquez'in en çok bilinen uzun öykülerinden bir tanesi. Ayrıca yazarın nobel ödülü almasında büyük bir katkısı olduğu düşünülen trajikomik bir kitap. Kitapta latin amerika'da savaş sonunda yaşanan ağır şartlar eleştiriliyor. Emekli bir albay her cuma bıkmadan içerisinde emekli maaşının olduğu mektubu bekler. Yoksulluktan dolayı karınlarını zor doyurdukları halde vefat etmiş oğullarından kalan horozu doyurmak için yeri geldiğinde kendileri yemeyip onu beslerler. Horoz dövüşünde kazanırsa ya da o mektup bir gün gelirse ellerine para geçeceğine inanarak uzun süre umut beklerler. Ama kitabın isminden de anlayabileceğiniz gibi o mektup hiçbir zaman gelmez.. ne kadar yoksul olduklarını albayın karısının şu sözlerinden de anlayabiliriz; "Yoruldum artık," dedi kadın. "Erkekler evin sorunlarını bilmez. Kaç kez, bazen günlerce yemek pişirmediğimizi komşular anlamasın diye, tencereye taş koyup kaynatmak zorunda kaldım." Kitabın çok fazla akıcı olmadığını söyleyenler olsa da bence akıcıydı. Herkese tavsiye edebileceğim güzel ve anlamı büyük bir kitap.

"Bendeki bu şey bir hastalık değil, yavaş bir ölüm."
256 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Kitabı aylar önce hediye olarak almıştı bir arkadaş. Ama nedense kitaba her baktığımda beni sıkacağını düşündüğüm için bir türlü başlayamadım. Oysa Fahrenheit 451 kitabından öğrenmem gerekirdi kitaplar ve insanlar hakkında kapaklarına bakarak yargıya varmamam gerektiğini. Bu ön yargı yüzünden geç okuduğum bir kitap olmasına üzüldüm. Ama hiç bir şey için geç değildir hayatta :))

Kitap çok fazla Tezer Özlü'nün Çocukluğumun Soğuk Geceleri kitabına benziyor. Tezer Özlü seven biri olarak bu beni hiç rahatsız etmedi. Rahatsız edici bir benzerlikte değil zaten. Kendine özgü iki farklı üslubun ortak paydaları, kesişim noktaları olması gibi. Biraz karşılaştırma gibi olacak ama Sylvia Plath'ın biraz daha yumuşak bir yapıya sahip olduğunu düşündüm okurken. Çeviri olmasından da kaynaklı olabilir. Tezer Özlü mesela gerçekleri gözler önüne sererken rahatsız edici bir noktaya getirir durumu. Kendi rahatsız olduğu için sizi de rahatsız edecek kelimeleri özenle seçer. Bu yüzden tam olarak onunla aynı rahatsızlığı hissedersiniz. Ama Sylvia ne hissetmek istediğinizi size bırakmış sanki. İntihar, kadın erkek ilişkileri vs..

Kitabın kendi kendine sayıklamalar şeklinde yazılmış olduğunu düşünüyorum. Parça parça, en önemli şeyleri önemsizmiş gibi anlatarak. Bu bana çok hoş geldi. Ölüm ve intihardan bahsederken mesela o kadar sıradan yazmış ki önce şaşırdım. Sonrada ölümün zaten doğal olduğunu hatırlayıp kendime şaşırdım. Kitaptaki karakterle Sylvia Plath'ın aynı sonu paylaşmıyor olmasına çok üzüldüm. Yazar hakkında hiç bir kitabını okumamış olmama rağmen zaten çok şey biliyordum. İntihar ederken bile nasıl vicdanlı bir anne olabildiğini, hayatın bazı kurallarına uyum sağlayamayışını..

Diğer incelemelere de baktığımda herkes Sylvia ile birlikte en kötü ihtimal Nilgün Marmara'dan da bahsetmiş. Bu aslında çok güzel bir şey. Böylelikle daha önce tanışmamış insanlar Sylvia sayesinde Tezer Özlü ve Nilgün Marmara'yla tanışmış oluyor..

Kitabın intihara özendirdiğini ya da bunu güzellediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.. Okuyun ve keşfedin. Bu kitapta en çok hissedeceğiniz şey Ester'in sırça fanusuna baktıkça, kendi sırça fanusunuzunda sınırlarını yoklamanız olacak. Etrafınızdaki bütün ilişkileri, kuralları, ahlak alğısını bu çerçevede değerlendirip tartacaksınız. Ve Ester'in (dolayısıyla Sylvia'nın- dolayısıyla kendinizin) iyileşmesi için dua ederken bulacaksınız kendinizi. Kitabı okurken bunalıma gireceğimi, içimi sıkıntılar basacağını düşünmüştüm. Ama hiç sıkılmadan bunalmadan okudum.

O kadar acımışken ruhu, bu kadar naif yazmayı nasıl başarmış bilmiyorum. Bu da insana kendini suçlu, sorumlu ve üzgün hissettiriyor.

Mutlaka okunması ve üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bir kitap.. Keyifli okumalar.
256 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Başlangıçta sıradan bir gençlik kitabı okuyormuş gibi hissettiren, sonrasında her şeyin tepetaklak olduğu, Esther adlı karakterimizin ruh halini, düşüncelerini, hissettiklerini uzun uzun okuduğumuz bir eser. Yazarımız bu kitapta kendi hayatından esinlenmiş. Esther’in mükemmel parlak yaşamının arkasında bambaşka bir hayatın yattığı, günümüz dünyasının sorunlarıyla boğuşurken hayatın bambaşka bir hal alabileceğini gördüğüm bir eser oldu. Sonu bize bırakılmış, Esther’in bundan sonra nasıl olacağı sanki bizim kararımızla şekillenecek gibiydi. Karakterin ruh halinin yer yer bana yansımasından ötürü biraz bunalımda gibi hissettiren bir kitap oldu.

Yazarın biyografisi

Adı:
Handan Saraç
Unvan:
Yazar, Çevirmen, Editör
Doğum:
İstanbul, Türkiye, 1948
1948’de İstanbul’da doğdu. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji’ni, ardından ODTÜ İdari İlimler Fakültesi’ni bitirdi. Chicago Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı. Metin yazarlığı, editörlük, çevirmenlik yaptı. Slyvia Plath, Gabriel García Márquez, Antonio Lobo Antunes, Irwin Yalom, Peter Carey gibi yazarların kitaplarını Türkçeye çevirdi.

Yazar istatistikleri

  • 2 okur beğendi.
  • 8.699 okur okudu.
  • 243 okur okuyor.
  • 4.386 okur okuyacak.
  • 143 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları