Handan Saraç

Handan Saraç

YazarÇevirmen
8.1/10
1.082 Kişi
·
3.052
Okunma
·
0
Beğeni
·
44
Gösterim
Umut yeniden uyanır mı acaba? Öfkesiyle , çaresizliğiyle , ürkek ama yıldız yıldız düşleriyle bir kez daha uyanır mı umut?
Bu kitabı okumayın!

Bir kadının çöküşünü, çırpınışlarını okumak insanın yüreğine ağır gelir. Nefes almakta zorlanırsınız. Sylvia'nın yarı otobiyografik romanı diyorlar ama biliyorum ben, bu kitap beni anlatmış...

İlk yarayı henüz çocukken babasından almıştı Sylvia, yıllarca nefret etti babasından. Büyüdü, baba eksikliğini başka kollarla doldurmaya çalıştı ve aşık oldu. Hayalleri vardı evlenecekti o da herkes gibi, sevecekti sevilecekti ama eşi Ted aldattı Sylvia'yı. "Kendimi duygusuz ve boş hissediyordum, aklım, paramparça olmuş hayallerimin kırıntılarıyla doluydu."
İlk en yanındakiler bıraktı elini... Tutunamadı Sylvia o da yaralarından bir Esther yarattı...

Sırça Fanus, Sylvia Palth'in intihar etmeden bir ay önce yayınlattığı romanı. Esther Greenwood, başarılı bir üniversite öğrencisidir, New York'a gelir ve bir moda dergisinde iş bulur. Ne var ki işler istediği gibi gitmez, iş dünyasındaki rekabet ve acımasızlığı görür kimlik arayışı içerisinde bulur kendini. Bir 'sırça fanus'un içinde nefessiz kalmış gibi hisseden Esther, dünyaya daha fazla tahammül edemeyecek hale gelir... "Sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır."
İntihar, Esther için de bir seçim değil, zorunluluktu. Tıpkı 11 Şubat günü, 2 çocuğunu odalarında bırakıp kapıyı bantladıktan sonra mutfakta fırının gazını açarak intihar eden Sylvia gibi... Onu hapseden camları kıramayan Sylvia'nın, içeride ölmeyi tercih etmesi onun güçsüz olduğunu mu gösterir? Camları kırılamayacak kadar kalındı belki de. Ne kadar nefes alabilirdi ki bu fanusun içerisinde?

İlk yarısı Esther'in erkeklerle ilişkilerini anlatıyor, ergenimsi gençlik kitabı kıvamında ilerlese de sonrası mükemmeldi. Kitap asla intiharı güzel göstermiyor sadece hayatın gerçeklerini yüzümüze çarpıyor. Kendi gibi feminist bir karakter yaratmış Sylvia. Bu kadar yaralı bir ruha rağmen, kalemi o kadar naif ki. Anladım ben seni belki çok geç ama anladım. Seni tanımış olmayı çok isterdim...
Nefes alamadığınızı hissettiğiniz oldu mu hiç? Sanki bir yerde sıkışıp kalmışsınız gibi.... Ciğerlerinize soluk alıp verseniz de boğulacakmış hissi yaşadığınız oldu mu? Ya da söyleyecek çok sözünüz varken tıkanıp kaldığınız, hani o kelimelerin de kifayetsiz kaldığı anlar? Ne kadar havayla doldursanız da ciğerlerinizi yetmiyormuş gibi, ne kadar anlatsanız da sözler az kalıyormuş gibi. İşte böyle bir durumdu Sylvia Plath'ın yaşadığı da. Belki de hayattaki ilk nefesini almaya fırsatı olmadan, yaşamın acı yüzüyle karşılaşmış bir ceninin cam fanusa tıkılıp kalmasıydı. Yaşamın ölümle nişanlı olmasıydı. Samuel Becket'in Sözsüz Oyun eserinde çok anlamlı bir ifadesi vardır. Annelerimizin bizleri bacaklarını iki yana açıp da mezarlara doğurduklarını söyler. Sonrası aniden parlayan bir ışıktır. Bir ışık parlaması kadardır. O kadar ki kısacık... Hayat sadece bir ışık parlaması kadar vakit verirken, ne kadar ağız dolusu gülebiliriz ki? Ne kadar nefes alabiliriz peki bu sırça fanustayken? Nereye gidersek gidelim boğulmayacak mıyız bizi hapseden camları kıramadıktan sonra? Kendimize tutunacak bir dal bulamadıkça savrulmayacak mıyız?

Savrulmuştu Sylvia... Ne eşine ne de çocuklarına tutunabildi. Belki de onlar bırakmıştı ilk elini. En yakınındakiler... Babası, annesi, eşi... Hep öyle olmaz mıydı? Olurdu elbet. Kendisi gibi bir karakter yarattı tutunamayan. Adı Sylvia değildi de Esther'di. Hatta adının da önemi yoktu. Yaşadıkları aynıydı. Kendi iç dünyasını, buhranlarını, babasını ve erkekleri anlattı. Onun küçücük omuzlarında kambur yaratacak ne kadar sorumluluk varsa onları anlattı. Sana Gül Bahçesi Vadetmedim' deki Deborah gibi akıl hastanesindeki acılarını anlattı.

Hepimizin içinde şeytani dürtüler vardır. Ya dizginleriz ya da su yüzüne çıkarırız. Birilerine zarar vermek isteriz mesela... Ya da birilerini korumaya çalışırken kendimize zarar veririz. Onları anlattı. Her şey bir deli cesaretine bakıyordu aslında. Cesaret etti Sylvia... Onun için bir zaferdi, kanıtlamak istiyordu, kanıtladı. Korumaya çalıştıklarını korudu. Ve gitti...

Sylvia Plath, ilk olarak şiirleriyle tanıdığım bir isimdi. Kendisi Amerikan şiirinin en ustalarındandır. Sırça Fanus (The Bell Jar) tek romanı zaten Sylvia' nın. Ilk defa düz yazısını okudum. Onu, hazin hayat hikayesiyle ve acı dolu şiirleriyle bildiğim için bu yarı otobiyografik romanında daha çok içindeki buhranı dökmesini bekledim... Tıpkı şiirlerindeki gibi... Belki daha farklısını beklemişti o da. Esther'e yazdığı gibi bir son beklemişti. Ama yok... Daha çok kusmalıydı. Daha çok lanet etmeliydi her şeye. Bağırsa, haykırsa, acıtsa belki böyle olmayacaktı. Ama her neyse... Ben anladım onu... Anladım ben...
Irvin D. Yalom ile çoğu insan gibi Nietzsche Ağladığında ile tanışmıştım. Daha önce böyle bir kitap okumamıştım – psikoterapinin revaçta olmadığı zamanlardı- Psikanalizin doğduğu yıllar Nietzche, Brauer, Freud, bir de yazarın o kendine özgü anlatım tarzıyla birleşince uzun süre etkisinden çıkamayacağınız bir kitapla karşılaşmış oluyordunuz. Divan 'ı okudum sonra- daha farklı- 1980'lerin Amerikan filmleri tarzında- bir kitaptı , ama o da etkiledi beni. Yakın dönemde okuduğum – daha çok hayatının son dönemine gelmiş insanlarla yapılan – terapi hikayelerini anlatan Günübirlik Hayatlar 'ı da bu iki roman kadar vurucu bulmasam da beğendim.

Aşkın Celladı ve Diğer (9) Psikoterapi Öyküleri de Günübirlik Hayatlar gibi yazarın yaptığı gerçek psikoterapi süreçlerinden oluşmakta. Ondan 25 yıl önce yazılmış tabi. Kitapta kendi deyimiyle “varoluş sancılarıyla cebelleşen” 10 kişinin öyküsü var. Bu 10 hastanın da onayını alarak (ve tabi isimlerini de değiştirerek) yayınlamış kitabını. Ben olsam onay vermezdim aslında. Belki onay alamadığı için bizlere aktaramadığı farklı hikayeler de mevcuttur, kim bilir.

Uzun bir önsöz var kitabın başında; yazar önce kendi inandığı varoluşsal psikoterapiyi açıklıyor, sonra da öykülerdeki temel problemlere değiniyor. Dil kesinlikle zorlayıcı değil. Zaten Yalom'un bu derece sevilmesinin bir sebebi de en karışık durumları bile okuyucuyu sıkmadan, hikayenin içine katarak anlatabilmesinde gizli. Önsözde psikoterapi açısından önem taşıyan gerçekleri sıralıyor Yalom ve öykülerdeki terapi süreçlerini bu açıdan değerlendiriyor; ölümün kaçınılmazlığı, yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz, nihai yalnızlığımız ve yaşamımızın bir anlamdan yoksun oluşu. Farklı sebeplerle kendine gelen hastaların varoluşun bu gerçekleri ile yüzleşmelerini sağlıyor bir nevi. Tabi burada böyle anlatınca fazla bir şey ifade etmiyor belki ama Yalom o uzun önsözde bile bir şeyleri düşündürtüyor insana. Kalemi çok güçlü ve bunu göstermekten kaçınmıyor hiç Nietzche Ağladığında'da olduğu gibi. Zaten bize kendimizi anlattığı için, öykülerin içine giriveriyoruz biz de hemen.

Ben de kısa kısa değinirsem hikayelere spoiler olmaz diye düşünüyorum. Çok satan Bir Psikiyatristin Gizli Defteri gibi sadece ilginç olayları toplayıp tedavilerini anlatmamış sonuçta Yalom. Bütün bir psikoterapi sürecini olanca samimiyetiyle, kendi duygu düşüncelerini, yaptığı yanlışları da büyük bir cesaretle ortaya koyarak ve okuyucuyu hiç bir zaman dışarıda bırakmayarak açıklamış. Süreçleri anlatmış yazar ve okutuyor kendini. Ben her hikaye için bir gün ayırdım işin doğrusu. Biraz düşünmek istiyor insan.

"Aşkın Celladı" kitaptaki ilk terapi süreci. Kendisinden oldukça genç birisine aşık olan yetmiş yaşındaki bir kadın var baş rolde. Yalom tıpkı Dr. House gibi kurcaladıkça kurcalıyor her şeyi ve hikayenin adı gibi bir Cellat oluyor sonuçta. Gerçekten dokunaklı bir öykü.

"Tecavüz Yasal Olsaydı"da “pis” olarak tabir edebileceğimiz bir hasta var. Kanser hastası ve kafasında kadınlarla beraber olmak dışında bir şey yok. Yalom sonlara doğru olaya “Senin anana bacına yapsalar” şeklinde, Türk modunda yaklaşınca yazarla kendimizi neden bu kadar çok bağdaştırabildiğimizi daha iyi anlıyoruz biraz. Mutlu/mutsuz bir sonla bitiyor bu hikaye de.

"Şişman Bir Hanım"da yazarımızın şişman kadın nefretini görüyoruz bir parça, hastasıyla birlikte kendisi de tedavi oluyor burada gerçekte. Transfer- konttransfer olayıyla karşılaşıyoruz bu hikayede bolca- hastanın doktordan ya da doktorun hastadan aldığı olumlu/olumsuz duygular ve bunların terapiye olan etkisi diyebiliriz kısaca.

"Yanlış Çocuk Öldü" isminden de tahmin edilebileceği gibi yıllar önce ölen kızının acılarını hala olanca ağırlıyla yaşayan güçlü bir anneyle ilgili (Hepsini tahmin edemezsiniz tabi:). Diğer hikayelerde olduğu gibi terapi ilerledikçe yapılan kazılardan farklı şeyler de çıkıyor.

"Benim Başıma Geleceğini Hiç Düşünmemiştim"de bir kaç yıl önce eşini kaybetmiş yaşlı bir kadının çantasının çalınmasıyla su üstüne çıkan çaresizlik sorunu işleniyor.

"Usulca Gitme"nin ana teması ölüm korkusu. Ama hikaye/terapi öyle başlamıyor tabi. Yaşlı bir adama eski aşk mektuplarını saklaması için Yalom'a vermek istiyor (Bu arada yazarın da halen sakladığı mektuplar olduğunu öğreniyoruz- anlatmıştır herhalde eşine artık)

"İki Tebessüm"de başka bir doktorla yapılan ortak bir seansta, insanların belli bir olay karşısındaki algılamalarının ne kadar farklı olduğunu görüyoruz. Tüm kitap boyunca süren mükemmel tespitler bu hikayede de devam ediyor, #33202233 ve #33202909 alıntılarında olduğu gibi. Hikayenin sonundaki ufak Flaubert'in Papağanı öyküsüyle gerçekte hiç bir şeyin düşündüğümüz ya da algıladığımız gibi olamayabileceğini hissediyoruz.

"Üç Açılmamış Mektup"ta kendisine sanal bir korku yaratıp onun içine hapsolan bir adamı tanıyoruz. Burada Yalom'un fazla bir etkisi yok açıkçası. Onca uğraşı sonuçsuz kalıyor ve adam tesadüfi etkenlerle normal hayatına geri dönebiliyor.

"Terapi'de Tek Eşlilik"de yazarımız hastanın terapi sırasında ortaya çıkan diğer kişiliğine aşık oluyor (Bu hikayeyi hastaya okuttuğunda neler hissetti hiç bilemiyorum açıkçası). Her şeye rağmen hastaya sadık kalıyor ve sonuçta mutlu sona ulaşıyoruz. Ama diğer kadına olan özlemini hikayenin sonunda da vurguluyor Yalom.

Son hikaye "Sahibini Arayan Düşler"de migrenine sebep olarak seks performansını gören yaşlı bir muhasebeciyle birlikteyiz. Yalom ilerleyen seanslarda farklı bir kişilikle karşılaşıyor kendisiyle rüyalarla haberleşmeye çalışan. Ve terapiyi bu rüyaların üzerinden şekillendiriyor.

Gerçekten kitap boyunca bir şeylere inandırmaya çalışmıyor sizi Yalom , sadece insana dair bazı hikayeler anlatıyor ve siz de kabul ediyorsunuz bunları. Kendinizden biliyorsunuz çünkü çoğu şeyi. Bence psikoloji, psikiyatri vb. şeylere ilgi duymasanız da alıp okuyun kitabı. Kendinizi tanımanızı ve çevrenizdeki insanlara farklı gözle bakmanızı sağlayabilir belki. İyi pazarlar.
Hiç kendinizi kapana kısılmış gibi hissettiniz mi? Ya da gerçekten sizi sevdiğini söyleyen insanların sadece sözde kaldıklarını ve aslında onların işine yaradığınız sürece sizin yanınızdaymış gibi yaptıklarını? Hiç sizi sevabınızla günahınızla sevecek biri olduğuna inandınız mı?
Bu sorulara belki evet diye yanıt vereceklerimiz olacaktır nadir olsa da ama genelde çoğumuz kendimizi bu yalan dünyanın içinde çaresiz ve yapayalnız hissetmişizdir.Kimilerimiz belki bu durumun üstesinden bir şekilde gelmiştir, kimilerimiz ise bu kadar yükün altında yok olup benliğimizi, kimliğimizi kaybetmişizdir. Ben bu kısır döngü içinde etrafıma baktığımda kendimi şanslı olarak görenlerdenim. Belki de bu benim savaşçı ve özgür bir ruha sahip olmamla alakalıdır ya da hayal kırıklılığına uğramamak adına kimseden bir beklentim olmayışına bilemiyorum fakat bu kitaptaki Esther karakteri beni derinden etkiledi diyebilirim.Çünkü o hayatın zorluklarına karşı kendi sırça fanusunun dışına çıkamadı ve her şeyden, kendinden vazgeçti.
Onu kurtarabilir miydim diye sordum kendime ama buna kesin bir cevap bulamadım. Etrafımda ona benzeyen insanları düşündüm ve elimden çok şey gelemediğini fark ettim. Tutunacak bir dalın yoksa düşersin...
İncelemimi çok sevdiğim bir şiirle bitirmek istiyorum.

Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim...
Ya kızacağım yağmura etrafı ıslatıyor diye,
ya da seveceğim onu çiçeklerimi suladığı için...
Ya sızlanacağım bozulan sağlığıma,
ya da hayatta olmayı kutlayacağım...
Ya içli içli sitem edeceğim anne babama, beni büyütürken veremedikleri şeyler yüzünden,
ya da onları yürekten seveceğim beni dünyaya getirdikleri için...
Ya kaybettiğim dostlar için yas tutacağım,
ya da yeni insanlarla yeni dostluklar peşinde koşacağım...
Ya köye inmek zorunda olduğum için mızırdanacağım,
ya da gidecek bir köyüm olduğu için sevinç dolacağım...
Ya sıkıntı basacak dikenli güllere katlanmak zorundayım diye,
ya da dikenlerin gülleri var diyerek umut dolacağım...
Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim...

Leo Rosten
Slyvia Plath, yazarı, şairi Nilgün Marmara ' nın intiharını bir dergide okurken tanımıştım. 30 yaşında intihar etmiş olan Slyvia Plath ' ın , 29 yaşında hayatı hakkında tez hazırlayıp , etkilenen ve sonucunda intihar eden Nilgün Marmara dolayısıyla. Sırça Fanus üç yıldır okumayı ertelediğim bir kitap. Kendi manic depresyonundan kesitler verdiği yarı otobiyografik kitabı. Kitap başta sıradan liseli aşkları anlatacak eğlenceli bir kitap seyrinde gidecek sanıyorsunuz. Ama birdenbire Esther ' in darmadağın psikolojisi içerisinde buluyorsunuz kendinizi. Feminist kimliğiyle sıkça ismini duyduğumuz yazar, kendisi gibi feminist bir karakter oluşturmuş kitapta da. Karakter iflah olmaz bir akıl hastası diye düşündürtüyor. Yalnız kitaptaki ani duygu geçişi rahatsız etti beni. Bunun dışında akıcı, güzel bir kitaptı. Kendimden çokça parçalar buldum ve keşke okumayı bu kadar geciktirmeseydim. Tavsiye ederim...
ELİNİN KÖRÜ
Bütün olmazlara
cevaben.

Gabriel’in Türkçe okunuşunun Cebrail olduğunu biliyor muydunuz? Ben bilmiyordum. Şaşırtıcı!

Latin Amerika’nın en iyi yazarlarından birisi olan Gabriel Garcia Marquez’in kısa ancak düşündürücü öyküsü. Bir kitabı okurken kendimizi genelde ana karakterin yerine koyar, öyle değerlendiririz. Ancak bu kez kendimi albayın eşinin yerine koydum. Gerçekten bu adama sabretmek kolay iş değil! Kadını hasta edip yataklara düşüren eminim bu albayın umarsızlığa varan hareketleridir.

—-SPOİ ALAN—-

Albay her cuma şehre gelecek geminin yolunu gözler. O gemi gelmesine geliyor ancak bir türlü albayın istediği mektubu getirmiyor: 15 yıl düzenli olarak her cuma gemiden inen posta şefini gözleyen albay hayal kırıklığını giyiniyor bedenine.

Latin Amerika’da savaş sonu sokağa çıkma yasakları, sansürler vs durumlar oluşuyor. Gazeteler sadece halkın görmesi gerekenleri yazıyor. Halk kıtlığı yaşıyor. Albay ve eşi de bu durumdan müzdarip. Savaş gazisi olan albay emekli olup maaş almanın hesaplarını yapıyor ancak bunun hayalden öteye gidemeyeceğini kendine itiraf edemiyor. Geçinmek için evde ne varsa satan bu çift bütün umudunu horoza bağlıyor. Kendileri aç kalıyor ama horozu aç bırakmıyorlar. Kapakta yer alan horoz, en az Franz Kafka’nın Dönüşüm kitabının kapağında yer alan böcek kadar gereksiz.

Kitap içerdiği mesajlar ve dönemin ağır şartlarına getirdiği eleştiriler açısından güzel. Diyaloglar da bir bakıma güzel ancak kitap baya baya eksik bitti.
-Albay emekli maaşını aldı mı?
-Ocak ayında horoz dövüşüne katıldı mı?
-Hastalıkları sonucunda öldüler mi? Kaldılar mı? Bunlar hep soru işareti olarak kaldı üstad Cebrail!

Bir oturuşta bitireceğiniz bir kitap. Bekleyen, umut eden, çaresizliği, hayal kırıklığını dibine kadar yaşamış bir albayın öyküsü!

Bugün Cuma , albaya mektup yok mu?
Kitabı aylar önce hediye olarak almıştı bir arkadaş. Ama nedense kitaba her baktığımda beni sıkacağını düşündüğüm için bir türlü başlayamadım. Oysa Fahrenheit 451 kitabından öğrenmem gerekirdi kitaplar ve insanlar hakkında kapaklarına bakarak yargıya varmamam gerektiğini. Bu ön yargı yüzünden geç okuduğum bir kitap olmasına üzüldüm. Ama hiç bir şey için geç değildir hayatta :))

Kitap çok fazla Tezer Özlü'nün Çocukluğumun Soğuk Geceleri kitabına benziyor. Tezer Özlü seven biri olarak bu beni hiç rahatsız etmedi. Rahatsız edici bir benzerlikte değil zaten. Kendine özgü iki farklı üslubun ortak paydaları, kesişim noktaları olması gibi. Biraz karşılaştırma gibi olacak ama Sylvia Plath'ın biraz daha yumuşak bir yapıya sahip olduğunu düşündüm okurken. Çeviri olmasından da kaynaklı olabilir. Tezer Özlü mesela gerçekleri gözler önüne sererken rahatsız edici bir noktaya getirir durumu. Kendi rahatsız olduğu için sizi de rahatsız edecek kelimeleri özenle seçer. Bu yüzden tam olarak onunla aynı rahatsızlığı hissedersiniz. Ama Sylvia ne hissetmek istediğinizi size bırakmış sanki. İntihar, kadın erkek ilişkileri vs..

Kitabın kendi kendine sayıklamalar şeklinde yazılmış olduğunu düşünüyorum. Parça parça, en önemli şeyleri önemsizmiş gibi anlatarak. Bu bana çok hoş geldi. Ölüm ve intihardan bahsederken mesela o kadar sıradan yazmış ki önce şaşırdım. Sonrada ölümün zaten doğal olduğunu hatırlayıp kendime şaşırdım. Kitaptaki karakterle Sylvia Plath'ın aynı sonu paylaşmıyor olmasına çok üzüldüm. Yazar hakkında hiç bir kitabını okumamış olmama rağmen zaten çok şey biliyordum. İntihar ederken bile nasıl vicdanlı bir anne olabildiğini, hayatın bazı kurallarına uyum sağlayamayışını..

Diğer incelemelere de baktığımda herkes Sylvia ile birlikte en kötü ihtimal Nilgün Marmara'dan da bahsetmiş. Bu aslında çok güzel bir şey. Böylelikle daha önce tanışmamış insanlar Sylvia sayesinde Tezer Özlü ve Nilgün Marmara'yla tanışmış oluyor..

Kitabın intihara özendirdiğini ya da bunu güzellediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.. Okuyun ve keşfedin. Bu kitapta en çok hissedeceğiniz şey Ester'in sırça fanusuna baktıkça, kendi sırça fanusunuzunda sınırlarını yoklamanız olacak. Etrafınızdaki bütün ilişkileri, kuralları, ahlak alğısını bu çerçevede değerlendirip tartacaksınız. Ve Ester'in (dolayısıyla Sylvia'nın- dolayısıyla kendinizin) iyileşmesi için dua ederken bulacaksınız kendinizi. Kitabı okurken bunalıma gireceğimi, içimi sıkıntılar basacağını düşünmüştüm. Ama hiç sıkılmadan bunalmadan okudum.

O kadar acımışken ruhu, bu kadar naif yazmayı nasıl başarmış bilmiyorum. Bu da insana kendini suçlu, sorumlu ve üzgün hissettiriyor.

Mutlaka okunması ve üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bir kitap.. Keyifli okumalar.
Bir Esther Greenwood hikayesidir bu eser. Herkesin kendi hayatına çıkardığı bir yol hikayesi, bir çok kadının ortak sesi ve yazarın yarım bir otobiyografisi. Kitabı bunalım içinde yazan ve ilk baskısı çıktığında da intihar girişiminden hastanede yatan bir yazarın hikayesi. Eseri, depresif ve gerçekçi yazması çok takdir edilesi. Zaten bir insan kendi hayatından daha güzel, daha gerçekçi ne yazabilir ki?

İnternette kısaca araştırma yaptığımda, yazarın kolej öğrencisi iken verilen bir kayıp ilanı ile karşılaştım. Bir dağa yürüyüşe gittiğini ve ertesi gün döneceğini belirten bir not bırakıyor annesine. Ama dönmüyor...

Kitabın teması, Amerika’daki sığ, erkek egemen bir toplumun istediği ezik bir kadın modeli sorunsalıdır. Zaten Esther Greenwood da, bu sorunsalın içindeki kimlik bunalımı yaşayan kadınlardan sadece birisidir. Hayata canlı bir başlangıç yapmışken depresyona sürüklenmiş bir kız var karşımızda yani. Gelecek kaygıları, hayatının belirsizliği, erkeklerle olan (ya da olamayan) ilişkileri yüzünden yaşamla olan bağlarını yavaş yavaş koparacaktır Esther. Zamanla kendisini sırça bir fanusun içinde ölü bir bebek gibi görecektir ve kaçınılmaz sona doğru sürüklenecektir.

Kitabın kapağında yazar için; “Amerikan edebiyatının melankolik prensesi” yazmaktadır. Bu kitabı okuduktan sonra anladım ki, Sylvia artık benim de prensesim. Tıpkı tüm okurların olduğu gibi.

Keyifli okumalar diyeceğim ama çok keyifli olmayacak biliyorum. Ama mutlaka okunacak…

Saygılarımla…
Biliyorum, tüm incelemelerimde "çağımızda da öyle değil midir?" temalı yazılar yazıyorum ve bu temaya değinmeden duramıyorum. Sylvia'nın tabiri ile bir Sırça Fanus'tan sesleniyorum sizlere bu harflerin arasından. O güzel insana değinmeye çalışacağım naçizane yazımdan... Kendi Sırça Fanus'umdan... Gerçekten de (hadi bir kez daha yapalım şu klişeyi..) çağımızda da öyle değil midir? Yani, herkesin kendine ait bir Sırça Fanus'u yok mudur? Hayal perdemizi kısıtlayan, bizlere istemediğimiz şeyler yaptıran (zaten ne zaman istediği şeyi sırf istemiş olduğu için yaptı ki insanlar?), dışarının o 'metalik' ışığını bizlere keskin bir şekilde yansıtan o fanus. İçerisinde soluyabileceğimiz kadar hava kaldı mı o da belli değil, ne kadar oksijenimiz kaldığını bilmeden soluyoruz yalnızca. Yaşamak için değil, içerideki oksijeni bitirmek için soluyoruz belki de. Çünkü solumuş olmak bizleri rahatlatmıyor artık; şöyle derin bir nefes aldığımızda daha da boğulur hale geliyoruz. Çünkü ne kadar çok soluk alıp verirsek içerideki hava o kadar çabuk bitecek bundan eminiz. Tek emin olduğumuz şeyler bazı şeylerin 'sonlanabilirliği'. Bu düşünce insana ufacık bir ışık demeti yolluyor. Fakat kesiliyor hemen, çok uzaklardaki bir deniz fenerinin kesik ışığı gibi.

Evet, ben Sylvia ile böyle tanıştım. Belki çok uzaktan; yazdığı bir kitap aracılığıyla ama bu bile onun yoğun hislerini çok az da olsa anlamama yetti. Bir yazar ile okuru arasında herhangi bir 'uzaklık' olabilir mi hakikaten de? Zamansal anlamda bir uzaklıktan bahsetmiyorum, hayır. İnsanlar bilmese de birbirlerini yaşayabilir. İki insan aşağı yukarı aynı şeyleri yaşıyor ve düşünüyorsa kendi aralarında bir 'yaşanabilirlik' olgusu vardır. Yani, iki insandan biri diğerini, diğeri de onu kendi içinde yaşayabilir; bir nebze 'o' olabilir. Belki de bu biraz empati ile ilgili, ama bu empati kadar anlamlı fakat empatiden daha derin bir duygu. Fakat Sylvia bu 'uzaklığa' düşmüş bir insandı bana kalırsa. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Demek istiyorum ki, insanlar onu anlamaya çok uzaktı. İnsanların arasına girmeye çalışsa da zaman zaman (diğer insanlar böyle yaparak mutlu oluyorsa, o neden olmasındı?) bu çabalar onu insanlardan daha da uzaklaştırdı. O denli çaresiz hissetti ki yaşıtı olan kızlara baktı, onları gözlemledi umutsuzca. Belki de onlar gibi olursa insanlardan istemsiz uzaklaşmasına bir son verebilirdi? Yaşıtları gibi bazı erkeklerle birlikte olmayı denedi. Daha sonra o 'kadın düşmanları' onun hayatını yakıp kül eden, böylece karartan, durdurulamaz ateşi canlandıran kıvılcımı haksızca körüklediler.

Sırça Fanus, Sylvia'nın otobiyografik eserinden fazlası. Eserdeki Sylvia'nın ismi ise Esther Greenwood. Fakat isim önemli mi? Hayatı kül gibi kapkara hale gelen insanların ismi bir anlamda önemsizleşir bana kalırsa. Hepsinin adı ortak bir adda buluşur: İnsan. Esther kimdir peki; o 'insan' kimdi? Çoğu insandan (ve kadından) daha çok 'insan' olan kişi? Parlak bir üniversite öğrencisi, büyük hayalleri olan biri, haklı beklentilere sahip bir kadın. Fakat o günün dünyasında, günümüzde olduğu gibi olağanüstü bir rekabet hüküm sürmektedir. Kimi kimseler "Hayatı öğren, buna alış. Hayatta her daim rekabet vardır." derler. Bunu hitap ettiği kişi bu dünyaya alışık mı bakalım? Ya da güçlü bir nehirden ibaret olan 'gerçek hayat'a karşı dimdik ayakta durabilecek kadar dayanıklı mı? Bu iğrenç rekabet Esther'in hayatını değiştirecek ve kaldıramayacağı bir düzeye gelecektir. Bunun üzerine yukarıda bahsettiğim gibi çeşitli arayışlar içerisine bile girer. Kişiliğini kaybeder.

Bir insanın kişiliğini kaybetmesi yalnızca onun karakteristik özelliklerini yitirmesi anlamına gelmez. Kişilik kaybı bana göre insanın hayat denilen nehre kapılmasının yanı sıra kimsenin de ona yardım etmemesidir. Nehirde ne kadar ters yönde yüzmeye çalışırsa çalışsın kurtulamayacağının umutsuz bilincinde olmaktır. Bir nevi istemsiz ve umutsuz bilinçtir. Fanus'un havasının biteceğini bildiği halde hızlı hızlı solumasıdır. Esther de Sylvia gibi çeşitli intihar girişimlerinde bulunur. Kişilik arayışı çabalarının yararsız kaldığını gören Esther dünyaya daha fazla tahammül edemez hale gelir. Sahi, bizler nasıl tahammül ediyoruz bu hayata, pardon, yarışa? Esther'in karşılaştığı şeylerle biz de her gün karşılaşmıyor muyuz? Dersler, sorumluluklar, hayallere ulaşmanın güçlüğü, bir iş görüşmesine gittiğinizde karşınızdakinin kişiliğinize bakmadan "Kaç dil biliyorsunuz?" diye sorması (efsaneler böyle söylüyor.) ve daha birçok şey. Eğer bazı insanlar buna dayanamayıp Fanus'un dışına çıkamayacağına içeride ölmeyi tercih ediyorsa bu onların güçsüz olduğundan kaynaklanmaz. İntihar eden kişilere neden aynı şekilde bakıyoruz biz insanlar olarak? Güçsüz bir yapıları olduğunu sanıyoruz intihara meyilli olan insanların. Bu yanlış. Ya hayat, pardon, yarış dediğimiz nehir onların tarafında daha şiddetli akıyorsa?

Elbette ki kitapta bolca kadın-erkek eşitliği olgusuna da değinilmiş. Kimi erkeklerin kadına yalnızca çocuk doğuran, ona bakan, büyüten bir 'robot' gibi bakması, bazılarının daha da ileri gidip kadını insandan saymaması ya da erkeğin bekar kalabilmesine rağmen kadının bekar kalamayacakmış gibi bir toplum baskısının olduğu gibi kimi noktaların üstüne sert sert basmış Sylvia. Bekaret denen kavramın neden yalnızca kadına ait olduğu, erkeklerin (bazıarı) istediği şeyi yapabilirken, kadınların kısıtlanmasının saçmalığı gibi önemli bir konuya dikkat çekmekten geri kalmamış Plath. Bu konular geçmişte sorun olduğu kadar günümüzde de sorun oluyor. Bu bana göre çok hassas bir konu. Ayrıca yanlış anlaşılmaya çok açık bir konu, hem kadınlar hem de erkekler tarafından. Bu konuyu ben çok iyi biliyorum diyemem, aksine en az ben biliyorum dolayısıyla bu meselenin üstüne daha ince bir şekilde kafa yormam/yormak gerektiğini düşünüyorum. Plath ise bu konudaki kafa yorma eyleminin kıvılcımını atan önemli şahsiyetlerden yalnızca bir tanesi.

Son olarak da Plath'ın ironisine dikkat çekmek isterim. Kitapta gölge ile ilgili yaptığı bir anlatım var. Alıntı ise şu: "Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı, gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları. Büro çekmecelerinde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı, evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında gölge vardı ve dünyanın gece tarafında kilometreler boyunca gölge vardı.". Gölge dediğimiz fiziksel olgunun oluşumu için ne gereklidir? Işık. Alıntının sonlarına dikkat edin. "... dünyanın gece tarafında kilometreler boyunca gölge vardı." gece olan, yani ışık almayan bir tarafta gölge nasıl olur? İşte bunun cevabı Plath'ın mükemmel ironisinin içinde gizli. Bana göre Plath'ın görmüş olduğu gölgeler o denli koyu ki (geceden bile koyu) gecede dahi fark edilebiliyor. Yani bir nevi o gölgelerin yansıtma kaynağı gecenin ta kendisi. Gece ona göre öyle aydınlık ki, gecede dahi gölgeler görebiliyor. Onun kolay şeyler yaşamadığının en iyi kanıtı bence budur.

Bizlerin de (en azından benim) Sırça Fanus'umuzun havası hızla tükeniyor. Kırabilen var mıdır bu fanusu? En azından deneyelim. Kıramayacağımızı bilsek bile...
"“Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum!" Yazarın bu sözünden çok etkilendiğim için okumaya başladığım bir kitaptı. İyi ki de okumuşum.
( Dikkat inceleme spoiler içerir)

Esther Greenwood New York'ta staj yapmakta olan bir üniversite öğrencisidir. Öğrenim hayatı boyunca hep çok iyi bir öğrenci olmuştur fakat stajını yaparken gerçek hayatın içine girmiş ve fark etmediği bir çok şeyi fark etmeye başlamıştır. Ne yapacağını, geleceğe dair kararlarını bilmemekte, karar verememekte ve bu onu bunaltmaktadır. Zamanla kendisi ve hayatı hakkındaki detaylar yazarın deyişiyle onu 'Sırça Fanus'a hapseder.

"Bir erkeğin egemenliği altında olmanın düşüncesinden bile nefret ediyorum," demiştim Doktor Nolan'a. "Bir erkeğin dünyasında hiç bir kaygısı yokken, benim başımda, beni hizada tutmak için bir sopa gibi asılı duran bebek konusu var." s:228
Aynı zamanda bu roman, alıntıdan da anlaşılacağı gibi çağının ilk feminist romanıdır. Yazar kadın erkek eşitliğini savunur, erkek yapıyorsa kadın neden yapmasın ki diye düşünür ve bu görüşü kitabında baskın bir şekilde dile getirmiştir. Erkekler istediğini yapar ama kadın yapamaz görüşünde olan erkekleri de ikiyüzlü bulmaktadır.

Kitabın dili ve cümleleri sade, anlaşılırdı. Kitap yarı otobiyografik bir eserdir, yazar kitapta ilk depresyonunun nasıl üstesinden geldiğini anlatır. Ama yazar depresyonu yendiğinden hiç bir zaman emin olamamış ve her an 'Sırça Fanus'un tekrar üstüne çökebileceğini de bilerek yaşamaya devam eder. Yazarın bunalımlarını, düşüncelerini, kırılgan iç dünyasını okurlara net ve başarılı bir şekilde yansıttığını düşünüyorum.

Yazar kitapta depresyonunu atlatsa da gerçek hayatta bu depresyondan kurtulamaz ve intihar ederek hayatına son verir. http://listelist.com/sylvia-plath-kimdir/ Merak edenler için bu sitede yazarın hayatı kısa olarak yazılmış.

Son olarak bu psikolojik kitabı okuyup sevenlere 'Sanan Gül Bahçesi Vadetmedim' kitabını öneriyorum.

Keyifli okumalar.. :))

Yazarın biyografisi

Adı:
Handan Saraç
Unvan:
Yazar

Yazar istatistikleri

  • 3.052 okur okudu.
  • 94 okur okuyor.
  • 1.898 okur okuyacak.
  • 49 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları