İçim çok geçti ama akmadı suyum
Çalınmadı davulum.
Söylenmedi türküm.
Çekilmedi zılgıtım.
Tutulmadı halayım.
Yeşermedi ağacım.
Meyveye durmadım hiç.
Kaç kez hiç olmadığı kadar yaklaştım ölüme ama yıkılmadı ağıdım.
Sallanmadı mendilim.
Elbiselerimi elden ele gezdirilip anlatılmadı hikayem.
Bir mendilin ucu benim için ıslanmadı.
Kim bilir kimin kursağında kalmış eksik bir heceyim hala.
50 yıldır, Ali’sini kaybetmiş bir Zeynep gibiyim dünyada
Oysa bir ölüye bakarken onların ölüsünü görmem ben. Yerde upuzun yatan mevtanın yerinde yatanın ben olduğumu düşünürüm. Yıllar önce bir aşktan ölen, hayata bir ölü olarak saldıkları beni görürüm.

Sevdiklerine sarılıp küçük kızının kucağına aldığında o minik bedeni, o yumuşak elleri avuçlarında hissettiğinde bir kez daha anladı ki insan insanın zehrini alır. Ama onu zehirleyenler de insandı; başka insanlardı, soğuk, uzak, acımasız insanlar. O zaman belki de doğru olan şuydu: seven insanlar birbirinin zehrini alır; birbirine şifa olur, birbirini kurtarır. Böylesi daha gerçek, daha insaniiydi. Sartre’ın, “ başkaları cehennemdir,” sözüyle de çelişmiyordu bu; çünkü yaşamımız boyunca size değenlerin bazıları cehennemi yaşatır, bazılarıysa cenneti sunar.