• Yazar: Selim
    Hikaye Adı : Öğle Arası
    Link: #29441347

    Kahvaltını tamamladıktan sonra, pazar sabahı yazıyordun. Bazen yazarsın, *arzu edilen şeyin ne kadar az arzu edilmeye değer olduğunu gösterinceye kadar, notlar şeklinde karalama yapar çalışmam dersin. Belki bu yazıda onlardan biridir, dersin. Neyle yazdığının senin için pek bir önemi yoktur. Uzunu kısası her renkte kalem olabilir, kurşun kalem de olabilir, dolma kalemde, ucuz bir tükenmez kalemde. Fark etmez senin için. Yalnızca yazarsın, karelisine, çizgilisine, çizgisizine, notalı olanına. Bugün de yazacak bir şeyler vardı, daha önce aklına takılan onlarcası arasından arıyor, bulamıyordun, satrançla ilgili bir şeydi. O sıra unutmamalıyım dediğin şeydi. Neydi? Genç adam rahatlayarak tamam buldum, diye iç geçirdi tebessümle. Kaybetmekle ilgiliydi.

    Kaybetmek üzerine: Bir kazanan vardır bir de kaybeden. Bazen kaybedersin bazen kazanırsın. Kimine geçmiş kaybedilmiştir ve gelecek kazanılması gereken bir şeydir. Kazananlara rastlarsınız. Fakat o aslında en büyük kaybeden olur. Tarih kazananları yazar, oysa bazen kaybettiği o an için mutlak görülen, kendisinden sonraki zamanları da etkisi altına alabilir. Böyle yazarken, yoksa belagatin şehvetine kapıldığım için mi böyle yazıyorum? diye sorduğun olur. Aklından bunlar geçince de yazmayı bırakma zamanının geldiğini anladığın olur. Ender zamanlarda okuduğun ender kitaplar düşer aklına ve onlara bağlı şeyler. Seçerek okursun onları. Adeta konuşursun onlarla aklına hitap ederler ve ince mizaçlı ruhun hareket halindedir. Böylelikle ruhun (düşünce hazzı anlamında), sokak kedisini okşarken nasıl sevinçle dolarsa öyle doyar.

    Yazmasına ara veren genç adam, çayını yudumlarken, ‘’uykusuz bıraktığı için klasik Türk kahvesi içtiğim günleri tekrar yaşıyorum sanki’’ dedi gülümseyerek kendi kendine sessizce. Çay bardağını tabağına bıraktı. Sessizlik bölündü. Aklı kitaplarla tanıştığı o ilk zamanlara gitti ‘’Nietzsche kitabını ilk elime aldığımda,’’ diye düşündü ‘’yazarın adını telaffuz etmeyi bilmediğim halde onun fikirlerine duyduğum yakınlıkla ilgili şeyler belirmişti zihnimde, belli belirsiz.’’ Ettiği sözlerin üzerinde fazla durmadı, ama kimi şeyleri düşünmen de edemedi, Örneğin alman filozof anlaşılması güç karmaşık bir yazar olarak, gözükmüştü gözüne, gerçi bugünde görüşü geçerliliğini koruyordu, (onun fikirlerindeki kimi üstün bulduğu yönleri hala önemsiyordu) ama bir dereceye kadar çünkü ondaki açmazlar üzerine bazı fikirlere sahipti artık. Sonra, yazarın biyografisi bir de trajik sonu hakkında düşüncelere dalıp gitti bir süre. Oradan Tolstoy’un kitaplarına gitti aklı. O sıralar Tolstoy'un, hangi kitabını okuyacağını düşünürken de ne çok kitabı olduğunu fark etmesine, çocukça küçük bir şaşkınlık geçirmişti kısa bir duraksamayla, edebiyata kanının ısınmasında payı vardı bu durumun muhakkak.

    Genç adam tüm bunları ilaveten aklından geçenleri özet şeklinde klavyesindeki tuşları kullanarak bir, bir yazdı. Öğle arasıydı, dışarı çıktı. Günlerden pazardı, ilk fark ettiği baharın nadirde olsa ilk günlerinde hissedilen soğuk bir yelin – mevsimine uygun giyinmesine rağmen - kendisini kesintisizliğinde hissettirdiğiydi. Diğer fark ettiği şey ise, koyu bir sis dalgasının kara bir bulutmuşçasına her şeyin üzerine çökmesi ve ortalığı bulanıklaştırmasıydı. Genç adam sis olarak adlandırdığı şeyin hava kirliliğinden kaynaklanan toz bulutu olduğunu da algılamakta gecikmedi. Biraz sonra arabasından çıkan bir şoför yanına geldiğinde, (araç sisten mi durmuştu acaba?) Genç adam ona en yakın hastane yolunu tarif ederek yardımcı oldu. Sanki büyük bir yangın çıkmışçasına göz gözü görmüyordu, sanki ‘Hababam Sınıfı’ Mahmut hoca’ya yakalanmamak için tuvalette sigara partisindeydi de tüm sokaklar ziftleniyordu. Neyse ki kalın duman tabakasına benzer toz bulutu esen yelle kesintisiz bir akış halinde sürekli sürüklenerek bir süre sonra gözden yitip gitti, fakat öncesinde genç adamın genzi yandı. Şöyle geçirdi içinden, ‘’Şu sıralar yağmur yağamazdı, bir süre daha yağmayacak.’’ Hava durumu raporlarını TV’den veya radyo’dan vs. takip ettiğinden değil hayır. Günler öncesi doğadaki minik karıncaların kaldırım taşları arasındaki inlerinin önlerine kumdan kaleler inşa etmesinden biliyordu bu gerçeği. Karıncaları ezmemeye dikkat ederdi, yön değiştirir veya üzerinden atlardı hep, yine öyle yaptı. Ortalık sütliman berraklaştığında genç adam kulaklığını taktı, transistorlu radyosunu açtı, klasik müzik kanalını buldu, spiker az sonra başlayacak piyano resitalinin duyurusunu yapıyordu. Öğle arası müzik dinlerken, kendi kendine konuşmaya devam ederek ‘’Rıhtım hayır, şimdi olmaz’’ dedi müşfikçe. Rıhtımın arka sokaklarını gezdi. Grimtrak soluk bir gökyüzü vardı, bulutlar külrengiydi, şeffaf bulutların arkasında kendisini gizleyen güneş az sonra iyice sıyrıldı, ışınlarını yağdırıyordu, değişen ısı derecesi yükseliyordu.

    *arzu edilen şeyin ne kadar az arzu edilmeye değer olduğunu gösterinceye kadar. Arthur Schopenhauer - Hayatın Anlamı