(16 yaşında falan olmalıyım, günlerin içimden geçtiği, gecelerin bir ülke sayıldığı yıllara ait bir zaman. Ali Şeriati, İsmet Özel, Kazancakis, Tolstoy, Heidegger, Sezai Karakoç falan yok o sıralar.)
Müslüm Gürses var, henüz açılamamak var, tarihi romanlar var tabi bir de. Şimdi düşünüyorum da iyi ki İsmet Özel yokmuş. Bir ‘Mazot’ bile rahatlıkla işimizi bitirebilirmiş o sıralar çünkü. Kişisel tarihimizin çok puslu zamanları. Kalbim hafiften tekliyor. Ev, baba imgesinin kalesi. O kaleden kaçma isteği dolmuş nedense içimize. Burcunda sallanan bayrağa yabancılaşmak falan değil hissettiğim duygu. Gitmek istemek sadece. Safi ve içten. Kavafis’in ‘’Bir başka kent bekleme sakın, hep aynı kente varacaksın’’ dizelerinden de henüz haberdar değilim. Hatta bir ceketim bile yok, ceketimi alıp gitmeye çoktan hazırım ama. Gidemedim. Sonrası yok. Eskimiş ve sivrilmişti kalbim. 16 yaşımın üzerinden bir 16 yıl daha geçti sonra. Başka bir dünya ağrısına, başka bir boşluk duygusuna sahibim artık. Aidiyet duygusunun yani vatan’ın bir anneye benzetilmesini hiç yadırgamıyorum. O gün bugündür anladığım şu çünkü insan bir tek annesini terk edemez. O kordonun ayaklarımıza değil kalbimize dolandığının resmidir bu. Gitmek; kaleyi terk etme cesaretine sahip olmak değil, kalenin hatrını hiçe sayabilmeyi göze alabilmektir.
Çünkü insan bir tek annesini terk edemez.