Ey gizlenen dolunay ve yıldızlar! Bilin ki onun aşkına dönmekte yerler ve gökler, ona tutulmakta burçlar ve felekler. O var iken zemin ile zaman arasında hangi varlığa adansın ya emekler, ya hangi renkle iltica etsin dallarında çiçekler? Cemalini gören aşık, görmeyen aşık iken gamzesine rüyada olsun dönmesin mi narin kelebekler?
Güneyin rüzgarı! Mübarek yanağına dokun, kokulu ellerinden tut, getir onu bize. Güneyin rüzgarı, hecelerim yarım yamalak, heyecanlarım salkım saçak olsa da getir onu evimize.
Ey güneş! Ondan daha kutlu bir faniyi hiç izlemedin sen ve ey yer, ondan daha kıymetli bir hazineyi hiç gizlemedin. O ki gözlerin feri, şerefin zaferi... Dudağının değdiği bir güle bin can feda, eline değmiş bir ele cihanca cihan feda.
O gelmişti ya, artık şiirler hüzün dokumayacak, azarlanmış kalplere lanet okunmayacaktı. Başaklar o geldi diye yeşerecek, oğlaklar onun gelişiyle bahara erecekti. Yesrib'in inanan evlerinde yıldız yıldız sevgili düşleri görülür olmuştu. Her ev bir gül bahçesi, her çehre bir gül olmaya hazırdı.
Yesrib'de çörekotundan güneşe kadar her şeyin afı o olmuştu. Bütün hayatlar toplansa ve damıtılsa, geriye o kalırdı. Konuşulan da, konu da o olmuştu. Dünya kemiğe dayanmış da o hayata atılan kement, kum fırtınaları göz kapaklarından vurulmuş da o önüne bent idi. Onsuz bahar dallarını kuru ayaz boğacak, onsuz ana rahmindeki ceninler hayatsız doğacak sanılıyordu.